Acıların dili hep aynı!

DÜNYA
Çarşamba, 14 Şubat 2007 (19 yıl 8 ay önce)

Her birinin acıklı bir hikayesi var… Erkekler belki de zayıflığın belirtisi olarak gördüklerinden kendi sorunlarından bahsetmek istemezken, kadınlar biraz sıcak yaklaşım bulduklarında hemen sohbete girişirler... İsviçre’deki huzurevi sakinlerinden bahsediyorum.

Hayat hikayelerini, yaşadıkları acıları gözleri dolu anlatırlarken yaşadığımız topraklar, konuştuğumuz dil, tenimizin rengi ne olursa olsun, bizi birleştiren nokta hiç değişmiyor; insan olma özelliğimiz!

Onları tanımıyormuşum…

Yaşlılar yurdunda işe başlamadan önce, İsviçrelilerde ya da Avrupalılarda da duyguların bu denli yoğun yaşana bileneceğini sanmıyordum.

"Çocuklarına 18 yaşına kadar bakıp, sonra da git kendi başının çaresine bak" diyen bir toplumdu onlar benim için…

İnsani sıcaklığın, paylaşımın, yardımlaşmanın onlara uzak olduğunu düşünürdüm.

Huzurevinde işe başladıktan sonra bu düşüncelerim yavaş yavaş değişmeye, aramıza çektiğim suni setler bir bir yıkılmaya başladı.

"Nasıl olur da 20 yıldır yaşadığım bir ülkenin insanlarına, kültürüne bu kadar yabancı olabilmişim?" diye düşünüyordum. Elbette ki farklı yanlarımız, farklı bakış açılarımız vardı… Ama ortak noktamız olan insanın sosyal varlık olmasında birleşiyorduk.

Biri 90 yaşına merdiven dayamış olsa da, 60 yaşındaki çocuğunu kaybetmenin acısını bir anne olarak hala içinde taşıyordu.

Diğeri, 12 yaşında babasına yemek götürürken, taş ocağında dinamitin patlamasıyla kaya altında can veren babasının ölümüne nasıl şahit olduğunu, bugün yaşıyormuş gibi anlatıyordu.

Sonra evin büyük kızı olarak, hasta yatan annesinin yerine, kardeşlerine nasıl baktığını, evlerde dikişe giderek yaşamlarını kazanmak zorunda olduğunu anlatırken yaşadığı acılar, yüz çizgilerine yansıyordu.

“Yük” olarak görülüyorlar

İtalyan Rina, 1940′larda İsviçre’ye gelmiş. Ailesinin ve kendisinin geçimini sağlamak için 20 yaşında vatanını nasıl terk ettiğini, İsviçreli biriyle evlilik yaptıktan sonra kocasının ailesinin kendisine dönük ırkçı yaklaşımlarını, nasıl horlandığını, kocasının ailesinin kendi ailesine ait bilgiler almak için kendi ülkesindeki köyünün belediyesine yaptığı başvuruları anlatırken boğazı düğümleniyordu…

Görümcemin, nikah törenimizde biz Katolik, kendileri Protestan oldukları için kilise duvarına tükürmesini gördüm. Ona, ‘öğretmen olmuşsun ama insan olamamışsın, senin yetiştirdiğin çocukların Allah yardımcısı olsun dedim.

Neler çektim… Hem bayan, hem yabancı olarak yaşamak kolay değildi. Hep bir çocuğum olsun istedim. Ama kocam küçük yaşta ailesi tarafında terk edildiği için çocuk yapmak istemedi…
İnsan olarak yaşadığımız acılara verdiğimiz tepkiler aynı! Dil, din, ırk ayrımı gözetmeksizin insan, yaşadığı acıya ve sevince aynı tepkiyi veriyor.

Yaşlıların insan olarak, milliyetleri, ırkları ne olursa olsun, arzuları yaşamlarının son günlerinde sıcak bir aile yuvası! Hatırlanmak, değer verilmek, önemsenmek istiyorlar.

Fakat maalesef yaşadığımız sistemde her şey, daha fazla kâr politikasına dayanıyor. Üretime katkıda bulunmadıkları için onlar, sisteme “yük” olarak görülüyorlar ve bu her fırsatta onlara hissettiriliyor.

Yaşlılar, işsizler, hastalar, malüller… Yani “daha fazla kârın önünde engel” ya da “işlevsiz” olarak görülen toplumun tüm katmanları hedefe çakılıyor. Kazanılmış haklar budanıyor, çalışanlara kölece çalışma koşulları dayatılıyor. Aramızdaki suni setleri, getto yaşamlarımızı yıkarak, ezilen insanlar olarak, özlediğimiz güzelliklere birlikte ulaşmamız gerekiyor diye düşünüyorum.

Ali/ İsviçre