Fransa'da politik bir tsunami ithimali var: Sarkozy'nin cumhurbaşkanı seçilmesi!
Counter Punch - Jean Bricmont & Diana Johnstone
Yaklaşan Fransa Devlet Başkanlığı seçimleri büyük bir politik deprem ve ülkenin sınırlarını çok aşan şok dalgaları yaratacak bir tehdit oluşturacaktır: Nicolas Sarkozy’nin Fransa Devlet Başkanlığına seçilmesi ile yeni- muhafazakarların (neo-konservatifler) bir nevi postmodern zafer kazanmaları.
Bu ana kadar yapılan tüm kamuoyu yoklamaları Sarkozy’nin, birinci turu 22 Nisan’da yapılacak olan seçimlere katılacak olan 12 adaydan önde gittiğini göstermektedir. 22 Nisan’da en çok oyu alan 2 aday 6 Mayıs’ta yapılacak son turda yarışacaklardır.
Fransız kapitalist sınıfı ve medyanın önde gelenleri bağımsız Fransız dış politikası ve Fransız sosyal modelini veya bunlardan artık geriye ne kalmışşa acımasız biçimde parçalıyacak olan Sarkozy’e destek vermektedir.
Sarkozy De Gaulist partinin kontrolünü resmen ele geçirerek ve partide De Gauolizmin bütün izlerini yok ederek zaten azımsanmayacak bir başarıya (!) imza atmıştı. Bunu yaparken de en büyük desteği, 2003’te ABD dış politikalarından sapan Başkan Jacques Chirac’ı asla affetmeyen medyadan almıştır.(*)
The Economist, her ne kadar onu yeni Napolyon olarak takdim etse de, Sarkozy’nin politik rolü daha çok XVIII. Louis’e yakındır (post-devrimci, post-Napolyonist kral).
Ancak Sarkozy’nin kışkırtıcı retorik ile beslediği eğilimi Fransız toplumunu korkunç biçimde bölünmeye götürmektedir. İşçi sınıfının yoğunlukta olduğu “banliyöleri” ayaktakımından (pisliklerden) temizleyeceğini iddia etmektedir.
“Kanun ve nizam” kartını aşırı biçimde oynamaktadır, ancak destekçileri İçişleri Bakanı olarak onun uyguladığı yöntemlerin kötü durumu daha da kötüleştirmiş olduğunu unutmuş görünmektedir.
Sorunlu banliyöleri Karcher (yüksek basınçlı sokak temizleyicisi) kullanarak temizlemekle öğünmektedir. Fransız standartlarına bile aşırı olan bir havalı söylemle rakiplerini suç destekcisi olarak nitelemektedir.
Sonuçta Fransız burjuvazisinin bir bölümü, gizli veya açıktan, yönlerini -artık Fransa’da nesli tükenmiş politik türlerden olan- merkez Hristiyan-Demokrat François Bayrou’ya çevirmişlerdir. Eğer seçilirse, Bayrou’nun geleceğe yönelik politikaları çok net değildir. Aşırı muhafazakar olmakla birlikte, Sarkozy’den daha dengeli olup, sokaktaki kargaşayı daha az provoke edeceği açıktır.
Solun ana ekseninde Segolene Royal bulunmaktadır. Daha ziyade erkek liderlerin hakim olduğu kendi partisinin (Sosyalist Parti) tam desteğine sahip değildir. Parti içindeki erkeklerin kızmasına karşın, başkanlık yarışında öne çıkmasının nedeni kamuoyu yoklamalarında “Sarko’yu” yenebilecek tek kişinin “Sego” olduğunun ortaya çıkmasıdır.
Ancak daha sonra yoklamalardaki ratingi alarm verici biçimde düşmüş ve kendisi sağa doğru meyletmiştir. Son yoklamalarda Bayrou’nun puanlarının artması ile birlikte Sego’nun potensiyel destekçileri bile Bayrou’nun Sarkozy’i yenebileceği düşüncesi ile Bayrou’ya yönelmişlerdir. Bu durumun temel mantığı şudur: İkinci tura kalması durumunda sosyalist seçmenlerin büyük bir çoğunluğu Sarkozy’e karşı Bayrou’yu destekleyeceklerdir, ancak Royal ikinci tura kalırsa, o zaman Bayrou seçmenlerinin oyları Royal ve Sarkozy arasında paylaşılacaktır.
Radikal sol daha seçimden önce kendi kendini mağlup etmiştir. Liderleri 2005 yılında Avrupa Anayasa’sına karşı kampanyadaki etkileyici sosyal hareketin sağlamış olduğu siyasi krediyi çarçur etmeyi becermişlerdir. O mücadele antisosyal Anayasa’ya karşı çıkanların isteklerini ifade eden yeni bir hareketin yaratılmasını talep eden yerel komitelerin meydana çıkmasını sağlamıştı. Bu hareket belki de Batı’daki demokrasinin en özgül örneğini oluşturuyordu. Umut; bu komitelerin “solun solunu” temsil eden tek bir aday belirleyebilecekleriydi. Mc Donalds’a karşı harikulade tavırlar sergileyerek küreselleşme karşıtı hareketin sembolü haline gelen koyun yetiştiricisi Jose Bove bu aykırı harekete en uygun karakter haline geldi.
Birleşik radikal sola açılan bu yeni hareket sekter bir manipülasyon ile batırıldı. Selefinin bir gölgesi olan Fransız Komünist Partisi, komitelere sızarak veya kendi sahte komitelerini oluşturarak (ki hala en iyi yapabildikleri birkaç şeyden biri) sönük Marie-George Buffet’ı tüm hareketin adayı olarak seçtirdiler. Birleşik hareketin Komünist Parti liderinin adaylığında birleşmesi mümkün olmayan bir durumdu.
Eski düşmanını safdışı etme umudu ile troçkist Devrimci Komünist Ligi Partisi de kendi adayı, bebek yüzlü postacı, 2005 referandum kampanyasında hitabet yeteneği ile öne çıkmış olan Oliver Besancenot’u sahaya sürdü. Sonuç olarak ortaya biri komünist, üçü birbirleri ile rekabet halinde olan 3 troçkist aday çıktı. Besancenot’a ilave olarak, Lutte Ouvriere’in (İşçi Mücadelesi) “ebedi” ve geçmişten bu yana başkan adayı olan Arlette Laguiller ortada idi. Geçmişten bu yana protesto oylarının yüzde 5’ini alacağı yönündeki hiç değişmeyen mesajına rağmen son kampanyada daha başarısızdı.
Üçüncü ve sonuncu troçkist aday, sıradan olmasına rağmen adaylık için gerekli olan 500 belediye başkanının imzasını almayı becererek kendini “belediye başkanlarının” adayı olarak lanse eden (her ne kadar Belediye Başkanları Derneği o sloganı geri çekmesini talep etmiş olsa da) Gerard Schivardi’ydi. Schivardi AB’ye çok fazla karşıdır ve aynı zamanda da fazla zeki görünmemektedir: İddiasına göre, çok yakın bir zamana kadar, kendisini destekleyen Parti des Travailleurs’un (Çalışanlar Partisi) troçkist bir parti olduğunu bilmemekteymiş (tabii ki herkes her gerçeği kontrol edemez). Bu “küçük” adaylar içinde bir tek Besancenot’un yüzde 5’lik eşiği geçme şansı vardır ve bu da partisine oldukça büyük miktarda para sağlayacaktır. Bu da belki marjinal partilerin yarışa katılma isteklerini açıklayıcı bir unsur olabilir (eğer amaç rakip adayların önünü keserek, onların bu paraları almalarını engellemekse).
Bütün bunlar devam ederken, Bove son dakikaya kadar yarışa girmeyi kabul etmedi ve bu durumda da onun adı etrafında güçlü bir birleşme sağlanması için geç kalındı. Dolayısıyla aşırı solda 5 aday bulunmaktadır (Bove, Komünist Parti adayı artı 3 Troçkist). Bunları Yeşillerin adayı Dominique Voynet izlemektedir. Voynet büyük bir talihsizlik ile karşı karşıyadır, çünkü artık çevre sorunları diğer tüm partilerin de vazgeçemeyecekleri bir tema haline gelmiştir. Yeşil Parti (les Verts) ayrıca 2 yıl önce, birçok Yeşilin karşı çıkmasına rağmen, kabul edilmeyen AB Anayasası’nı destekleyerek, “küreselleşme karşıtı cepheden” ayrılmıştır. Voynet de, Buffet gibi, yarışa sosyalist adayın kazanması durumunda, Sosyalist Parti'nin eteklerine yapışacak oranda oy alma umuduyla girmiş görünmektedir.
Ancak bu pek gerçekleşecek gibi görünmemektedir. Sosyalist aday Segolene’nin ikinci tura kalamama riskini düşünen “solun solundaki” birçok kişi birinci turdaki oylarını “faydalı/ boşa gitmeyecek” biçimde vereceklerdir. Hiç kimse 5 yıl önceki son başkanlık seçimlerinde olanları unutmamıştır. O zaman sosyalist adaya (Lionel Jospin) duyulan memnuniyetsizlik nedeniyle Ulusal Cephe lideri Jean-Marie Le Pen Jacques Chirac’a rakip olmuş ve sonuncusu seçimleri büyük bir ekseriyetle kazanmıştı. Bu kez, “faydalı oyların” Bayrou’dan daha kolay mağlup edilebilecek rakip olarak görülen Sarkozy’nin zaferine yol açabileceği kaygısı mevcuttur. Bu tür hesaplar birçok seçmeni kararsızlığa itmektedir.
Bir bakıma, en ilginç aday en yaşlı aday olan Jean-Marie Le Pen’dir. Sarkozy’nin belirttiği gibi herkes sağa kayarken, Le Pen sola kaymıştır. Hareket noktasına bakıldığında bunun fazla bir şey ifade etmediği yolundaki düşünce yanıltıcı olabilir. Bir kere, seçmen tercihi gözönüne alındığında, partisi Ulusal Cephe’nin, “işçi sınıfı” partisi Komünist Parti’nin yerini büyük ölçüde aldığı görünmektedir. Son birkaç on yıldır Komünist Parti, işçi sınıfını mücadele ederek birleştirmek ve sosyalistlerin hayat bulduğu bir “sol” parti olmak gibi özetlenebilecek tarihi rolünü terk etmiş durumdadır. Buna karşın, oyların yüzde 15’inden fazlasına sahip olmakla birlikte seçim sistemi nedeniyle Parlamento dışında kalan, Ulusal Cephe bugün, küreselleşme, AB yönetmelikleri, ademi merkeziyetin bozulması ve her zaman stoğunda bulunan illegal göçler ve güvenlik gibi konuları en yüksek sesle eleştiren en büyük parti durumuna gelmiştir.
Bu temalar işçiler arasında da popürler bulunmaktadır. Le Pen kendisine kötü ün kazandırmış bulunan ırkçı söylemlerinin tonunu da azaltmış görünmektedir. Bu da kendisi açısından önemli bir yeniliktir. Artık yaşını da göstermeye başlayan eski demagog ve Ulusal Cephe’yi başarılı biçimde merkeze çeken politik yeteneği yüksek kızı Marine’nin geldikleri çizgiye göre artık göçmenlerin kızları ve oğulları, Sarkozy’nin dediği gibi pislik değil, yüzde yüz Fransız’dır ve göç onların güvenlikleri ve daha iyi fırsatlara kavuşmaları için engellenmelidir. Baba ve kızı, Sarkozy’den nefret edilen ve Sarkozy’nin girmeye cesaret edemediği banliyölere güven içinde girebilmektedir. Le Pen’in bu uçlardaki salınımı yollardaki hız limitini 20 km/saat oranında artırırken aynı zamanda sürücülerin aldıkları alkol miktarını da artırmaya benzer bir tuhaflık içermektedir.
Le Pen’in popülaritesi ile ilgili olarak çok fazla dillendirilmeyen faktörlerden biri de, dünyada ABD lobisinden sonra en güçlü lobi olan İsrail yanlısı lobiye diz çökmeyen tek önemli politikacı olmasıdır. Geçenlerde, 13 Şubat’ta, ABD’deki Yahudi kuruluşu olan AIPAC’ın Fransa’daki benzeri olan Fransa Yahudi Kuruluşları Konseyi Temsilcisi CRIF’in İran’ın dünyaya olan tehdidinin ve İsrail için neler yapılması gerektiğinin tartışıldığı, önemli politikacıların kendilerini gitmek zorunda hissettikleri, aday ve temsilcilerinin de çağrılı oldukları yıllık yemeğe Le Pen’in davet edilmeyişi bu tavrın bir göstergesi olmuştur. Le Pen’in davet edilmemesinin nedeni kendisinin öteden beri bir “antisemitik” olarak yaftalanmasıdır. Ancak bu isnat Fransa’da bulunan büyük Müslüman nüfus arasında, tam tersine, bir rahatsızlık yaratmamaktadır.
Le Pen’in “kanun ve nizam” üzerine yaptığı, biraz da babacan vurgu yaşlı göçmenlere çekici geldiği gibi, Filistin konusundaki abartılı sembolik değerlendirmeleri ile genç göçmenlerden de oy alabilme olanağı sağlamaktadır. Genel ortamın İsrail yanlısı olması nedeniyle bazı genç seçmenler Le Pen ve Bove, ya da Le Pen ve Besancenot arasında bocalamaktadır.
Az sayıda solcu bile Le Pen kampına katılmıştır. İçlerinden eski bir komünist olan ve kendisinin hala radikal solda olduğunu söyleyen yazar Alain Soral, "eğer Marks yaşasaydı oyunu Le Pen’e verirdi" iddiasında bulunmaktadır. Aslında Le Pen’in ekonomik politikaları sağa yöneliktir. Ancak, sevsek de sevmesek de, alameti farikası kendisine ait olan “göçmenlik” konusu ile Fransa politikasında bir moda yaratmış ve bu konu ister istemez diğer tüm önemli politik liderler tarafından öyle veya böyle seslendirilmeye başlanmıştır. Le Pen’in bu konudaki değişen retoriği belki de zamanla bazı şeylerin değiştiğinin bir işareti olarak algılanabilir.
Bu durum, paradoksal olarak, yasallıklarını kazanmış olan göçmenlerin eski baş düşmanları sayesinde eşit haklara sahip Fransızlar olarak kabul edilmeleri yolunda politik bir gelişme olarak kabul edilebilir. Her ne kadar önerecek çözümü yoksa da, Le Pen sosyal konuların seçimsel değerini kavramış görünmektedir. Tıpkı göçmenler konusunda olduğu gibi, sosyal temalarda da ana sağ ve ana solun peşinden gelebileceğini düşünmektedir, ki bunun gerçekleşmesi halinde eğlenceli bir paradoks daha meydana gelecektir.
Göçmenlik konusunda aşırı sağda yer alan aday Philippe de Villiers’dir. Mensubu olduğu Fransa İçin Hareket (Mouvement Pour la France) açıkça modası geçmiş (arkaik) üst sınıf partisidir. Üzerinde önemle durdukları “geleneksel Fransa’ya yönelik İslami tehlike” ve “terörizme karşı savaş” söylemleri bile Yahudi kuruluşlarının desteklerinin Sarkozy’den kendisine yönelmesi konusunda başarılı olamamıştır. Keskin tavrı Le Pen’in düşük tondaki popülizmi ile zıtlık göstermektedir.
Sağın iddiasız küçük adaylarından sonuncusu Avcılık, Balıkçılık, Doğa ve Gelenekler’den (Chasse, Peche, Nature et Traditions- CPNT) Frederic Nihous’tur. Kampanyasının teması “kırsal yaşam”dır. CPNT aslında ortak merak temelinde oluşan bir grup avcıdan oluşmaktadır. Bu avcıların, yabani hayvanların ne zaman ve ne kadar avlanacağı konularında kısıtlamalar getirdiği için AB ve Yeşillerle araları iyi değildir. Komik olmakla birlikte, kendisi de diğerleri gibi bedava televizyondan eşit olarak yararlanmaktadır. Ancak Amerikan başkanlık kampanyalarındaki reklam spotlarının ne kadar pahalı olduğu gözönüne alındığında, bu durum çok saçma görünmemektedir.
Bir cümle de 500 imza toplamayı başaramayan potansiyel bir aday hakkında: Nicolas Dupont-Aignan. Kararlı De Gaulist olan bu genç Avrupa Anayasası Anlaşmasına karşı çıkmakta ve sol De Gaul geleneği olan sosyal yönlerle destekli olan ulusal bağımsızlığı savunmaktadır. Onun yokluğu Sarkozy’nin Fransa sağında De Gaulizmin son kırıntılarının da tasfiyesinin bir göstergesidir. Dupont-Aignan belediye başkanlarından imza toplamaya çalışırken, Sarkozy açıkça Besancenot gibi birinin yarışa katılamamasının adil olmayacağını ilan etmiştir. Ancak Sarkozy’nin bu tavrı Dupont-Aignant’ın kişiliğine karşı bir tavır değildir. Sarkozy tarafından Chirac’tan ele geçirilen sözüm ona “De Gaulist” partinin tek gerçek De Gaulist’ten yarışa girme onayının esirgenmesidir.
Bir düzine aday içinden seçme şansının olmasına karşın bu seçim kampanyasının en çarpıcı yanı kararsız seçmen sayısının aşırı derecede fazla olmasıdır. Bu da Avrupa demokrasisinin içinde bulunduğu krizin bir sonucudur: Genelde Sosyalistlerin ve Yeşillerin verdiği destekle Brüksel’deki AB bürokrasisine giderek artan yetki ve güç devredilmiştir. Avrupa solu, özellikle Yeşiller, en büyük kötülük olarak lanetlenen “milliyetçiliğin” tedavisi için bu devir işinin gerekli olduğunu savunmaktadırlar. Sonuçta, ekonomik politikalar tamamen güçlü işveren lobilerinin kontrolu altına girmiştir. Lobiler, işçi ücretleri, sosyal yardımlar ve kamu hizmetleri pahasına, Avrupa’yı finansal yatırım açısından karlı bir alan haline getirme eğilimi içine girmişlerdir. İnsanlar artık hiçbir adayın bu ekonomik politikanın yönünü değiştiremiyeceğini, dolayısıyla da yaptıkları sosyal vaatleri, her ne olursa, gerçekleştiremeyeceklerini anlamış bulunmaktadır.
Avrupa’nın artık “entegrasyon” açısından yeni bir yapılanmaya gitmeyeceği varsayılırsa, geriye kalan tek özerk alan dış politika olmaktadır. Fransa’da ise dış politika tamamen Devlet Başkanı'nın imtiyazındadır. İşte bu yüzden Sarkozy’nin zaferi büyük bir değişikliğe neden olabilecektir, zira kendisi ABD ve İsrail ile aynı doğrultuda hareket etmeyi çok istemektedir.
Çok sayıda kararsız seçmenin olması nedeniyle yapılan kamuoyu yoklamaları fazla güvenilir olmamaktadır. Bunlara bir de anketlerde doğruyu söylemeyenler ve sorulara yanıt vermeyenler de eklenince durum daha da belirsizleşmektedir. Şu an itibariyle iyi bilinmektedir ki, Le Pen seçmenleri gerçek eğilimlerini belli etme konusunda isteksiz davranmaktadırlar.
Öyleyse 22 Nisan’da ne olabilir? En azından Le Pen etnik olarak karışık olan işçi sınıfı bölgelerinde başarılı olabilir, ancak kendi sağındaki oyları da, zaten uzun zamandan beri Ulusal Cephe sularında avlanmakta olan Sarkozy’e kaptırır. Radikal sol, 2005’teki referandum hareketinde vaad ettiklerini gerçekleştiremeyecek ölçüde parçalanmıştır. Royal, radikal soldaki “boşa gitmeyecek/faydalı” oyları kazanabilmek için merkeze doğru fazla oynamaya başlamıştır. Ancak büyük bir olasılıkla, utanç verici bir hezimete doğru giden Komünist Parti ve Yeşillerin adaylarından oy kapabilecektir. Ancak yine de ana solun ikinci tura kalamama riski bulunmaktadır. Eğer böyle olursa, bunun nedeni Sarkozy olacaktır.
Kamuoyu yoklamalarına göre, Sarkozy’i yenebilecek şansa sahip tek aday, seçmenleri en az istikrarlı olan, Bayrou’dur. İhtimali az, ancak imkansız olmayan en kötü senaryo ise Sarkozy’nin büyük zaferi ile sonuçlanacak olan Le Pen/Sarkozy yarışmasıdır. Bu da, Mitterand’dan başlayan ve solun, özellikle Komünist Parti’nin, çalışan sınıflardan izole edilmesine yönelik sürecin korkunç bir düğüm (tepe) noktası olacaktır.
Kendisini “hain” ilan eden sadık De Gaulcülerden ve düşman olarak gören aşırı soldan üzerine çektiği tüm nefret gözönüne alındığında, Sarkozy zaferinin manzarası tuhaf bir hal almaktadır. Aşırı solda bulunan çoğu kimse Sarkozy’i iktidardan uzak tutmak için bile olsa, bir “merkezciye”, hatta Segolene Royal’e oy vermemek konusunda “oldukça ilkeli” görünmektedir. Bunların ikinci turda oy vermemeleri de beklenebilir.
Sarkozy’nin “iktidara aç” kişiliği, başta popüler bir dergi olan Marianne’nin kurucusu gazeteci Jean-François Kahn olmak üzere, bazı gözlemcileri oldukça korkutmaktadır. Onca muhalefete karşın Sarkozy’nin zafer kazanması durumunda, arkadan gelecek olan ideolojik saldırı (blitzkrieg) Sarkozy’nin seçilmesinden daha kötü bir durum ortaya çıkaracaktır.
Emin olunuzki, Anglo-Amerikan medyası bu zaferi Fransa’nın nihayet doğruyu görerek De Gaulist/Sosyalist gibi kötü huylarından arındığının bir kanıtı olarak lanse edecektir. Bu zafer ile Fransa’nın küreselleşme cennetine girdiği ve Ortadoğu’da ABD ve İsrail’in hakimiyetine artık kimsenin karşı koyamayacağı ilan edilecektir.
Ancak; olması halinde, Sarkozy dönüşümü; istikrar içermeyen, geçici sosyal realitesi olan yüzeysel bir olaydan ibaret kalacaktır. Halkın isyankar yapısı hiçbir başkanın kendi isteklerini empoze etmesine, bir tür diktatörlük oluşturmasına, büyük bir olasılıkla, izin vermeyecektir. Başta aşırı sol olmak üzere, Fransız solu aklını başına toplamalı ve Fransa’yı diğer Batılı güçlerden ayıran hasletlerinin kıymetini bilmelidir. Bu hasletler güçlü bir sekülarizmle beslenen sosyal ihtilalci gelenek ve eşitlik idealidir.
Bu da solun her türlü sekterliği üzerinden atması ve tarihteki kötü olaylar (sömürgecilik ve Petain başta olmak üzere) nedeniyle Fransa’ya “nefret” duygularından arınması gerekmektedir. Sarkozy’i destekleyen diğer gerici güçler de Fransa’dan “nefret” etmektedirler, ama başka nedenlerle.
“Göç ve Ulusal Kimlik Bakanlığı” kurmak istediğini ilan etmiş olan Sarkozy, Washington’a yaptığı bir ziyarette Bushgillere “Amerikalı Sarkozy” diye adlandırılmaktan büyük onur duyduğunu ve “genellikle ülkesinde kendisini bir yabancı gibi hissettiğini” söylemiştir. Aynı ziyarette Sarkozy, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde ABD’nin Irak’a savaş açma önerisine karşı yaptığı ünlü konuşması nedeniyle Dominique de Villepin’i “küstahlıkla” suçlamıştır.
Sarkozy’nin kafasındaki “ulusal kimliğin” Fransa’nın güzel gelenekleri ile hiçbir ilgisi bulunmamaktadır. Ona göre bu güzel gelenekler tasfiye edilmelidir. Her ne kadar piyasalar, yeni-muhafazkarlar ve vergisini ödememek için Fransa dışında yaşayan rock yıldızı Johnny Hallyday tarafından desteklense bile böyle bir görev, Paris-Neuilly’nin eski belediye başkanı olan ve iktidar açlığı çeken birinin boyunu çok aşar..
(*) Pre-Emptive Strike Against Chirac (Chirac’a karşı öncelik hakkı saldırısı), Diana Johstone, Counter Punch