ABD: Dünyanın Güvensizliği

ABD, askeri gücünü Asya’nın kalbine kadar genişletirken uluslararası desteği de yükseliyor.

DÜNYA
Cuma, 27 Nisan 2007 (19 yıl 1 ay önce)

Siddharth Varadajaran - Alternatives-International / Alınteri.Net Çeviri Grubu

USA Iraqİran’ı, Kuzey Kore’yi ve terörizmi bırakın, günümüzün asıl güvenlik tehdidi olan ABD’nin uluslararası stabilitenin altını oyan ve çelişkileri tırmandıran politikalarının nasıl engellenebileceğine bakın. Avrupa ve Hindistan bu sorunu bilmelerine karşın hiçbir şey yapmamaktadır.

Geçen hafta Venedik’te, önemi giderek artmaya başlayan İran sorununun gölgesinde kalan, Hintli ve İtalyan editör ve yorumcuların katıldıkları bir seminerde ABD, Avrupa ve Hindistan’ın “farklı öncelikler” verdikleri birçok uluslararası sorunun olumlu biçimde çözülme yolları tartışıldı. Kısaca özetlemek gerekirse, her iki tarafta da Washington hakkında kötümser görüşler hakimdi. Seminerdeki karamsarlık havası şimdiki İtalyan İçişleri Bakanı ve eski başbakan olan Giuliano Amato tarafından kapanış oturumunda çok güzel bir biçimde özetlendi. Hindistan ve Avrupa’nın ABD’yi askeri yöntemlere başvurmaması konusunda ikna etmede fazla bir şey yapamayacaklarını ifade eden Amato, ”Eğer ABD karmaşadan yana olursa, dünyada düzen/asayiş olmayacaktır. Amerika kendi kendini dizginlemelidir. Amerikalıların kendi kendilerini ikna etmeleri gerekir” dedi.

Sorun, elbette, “dizginlemenin” Washington’dakilerin aklına gelebilecek en son çare olmasından kaynaklanmaktadır. Illionis’in Peoria kentinde yaşayan sıradan insanlar Irak konusundan bıkmış/bezmiş olsalar bile, bu durum “çevreyolu aşırılılarının” yeni askeri maceralar planlamalarını engelleyememektedir. Kongrede Irak Savaşı’na ek fon ayrılmasına ilişkin önergenin oylanması sırasında, önergedeki “İran’a saldırıdan önce Başkanın Kongreden onay alması” yönündeki kilit cümle son dakikada metinden çıkarılmıştır. Başımıza yeni yıkıcı bir savaşın gelebileceğine dair bundan daha açık herhangi bir işaret olamaz.

Yeni tehditler, eski tehditler


Irak’ın işgali ile ilgili yapılan acı tartışmalar belleklerde sönüp giderken, Amerikalı dış politika ideologları; içinde terörizm, kitle imha silahları üretimi, salgın hastalıklar gibi “yeni tehditler” bulunan bir dünya fotografını ortaya sürmeyi bir kez daha başarmışlardır. Onlara göre bu yeni tehditler, “önleyici savaş/pre-emptive war” ve “rejim değişikleri” doktrinlerinden daha tehlikelidir.

2005 yılında BM’nin 60. kuruluş yıldönümü nedeniyle yapılan Birleşmiş Milletler Genel Kurulu toplantısında yaptığı önemli konuşmada ABD’li bakan Condoleezza Rice ortaya çıkan yeni tehditlerin “uluslararası politik zemini ayaklarının altından kaydırdığını” söylemiştir. Rice’a göre 1945’te başlayıp, Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla sona eren, eski dünyadaki “barış ve güvenliğe dönük tehditler devletler arasında ve sınırları belli olan tehditlerken, günümüzde devletler içinde oluşan ve sınırlardan sızan terörizm, silah üretimi, salgın hastalıklar, insan kaçakçılığı gibi tehditlerle” karşı karşıya bulunmaktayız.

Amerikalı araştırmacılar, kendi ilgi alanlarına göre, “yeni tehditler” listesine iklim değişikliği, soykırım ve insan hakları ihlalleri gibi sorunları da eklemektedirler. Ancak Amerikan kurumlarına göre bunlar temel tehditler değillerdir. En büyük çevre kirleticisi olan Washington, küresel ısınma konusunda oldukça etkili bir bakış açısına sahiptir. Washington, kendi evini temiz tutacağına, iklim değişikliği konusunda yerel ve uluslararası kaygıları Amerikan şirketleri için yeni iş yaratma olanakları açısından değerlendirmektedir. Bush yönetimi; soykırım, etnik temizlik ve insan hakları ihlallerinin tehdit olup olmadıklarına da politik beklentilerine ve o andaki duruma göre karar vermektedir.

Listenin neleri içermesi gerektiği sorunu bir yana, “yeni tehditler” konusundaki karmaşanın nedeni dünyanın yüz yüze kaldığı “eski tehditlerin” artık ya yok olduğu, ya da önemlerinin, eskiye oranla çok azaldığı varsayımından hareket edilmesidir. Gerçekte, eski tehditler daha da tehlikeli bir hale dönüşmüşler ve yeni gerilimlere kıyasla, uluslararası sistemi daha fazla tehdit eder duruma gelmişlerdir. Bu durumda ortaya aşağıdaki gibi bir liste çıkmaktadır: Güçlü ülkelerin zayıf/küçük ülkelere karşı şu veya bu nedenle güç uygulaması; artık uzayın silahlandırılmasına kadar varan nükleer silahlanma yarışı, “kullanıma hazır” küçük çaplı nükleer bombalar/silahlar; başta terörizmi besleyen en önemli faktör olan Ortadoğu olmak üzere, mevcut sorunların çözümü konusunda redçi tavırlar; insan kaçakçılığı ve salgın hastalıklar gibi tehditlere kaynak olan ayrımcılığın ve yoksulluğun sürmesi. Irak’taki çirkin gerçeğe karşın, Dr. Rice, aynı konuşmasında, dünyadaki istikrarsızlığın temel nedeninin “saldırı/şiddet uygulaması” gibi eski tehditler olmadığını söylemiştir. Rice devamla şöyle konuşmuştur:“1945’te korku çok güçlüydü. Uluslararası sorunların ana kaynağını, sınırlarını genişletmek isteyen ve buna muktedir olan saldırgan devletler oluşturmaktaydı. Ancak günümüzde, bilerek adil biçimde yönetilmeyen ya da yönetilemeyen zayıf devletler -iç savaşlar, soykırım, aşırı yoksulluk ve insani felaketler gibi- küresel krizlerin kaynağı durumuna gelmişlerdir.Aslında, “yeni tehditler”, “zayıf devletler” ve “kızıl devletler” gibi sıfatlarla sunulan bu tür yeni söylemler Washington’un küresel düzeyde oluşturmaya kalktığı yeni kurumsal yapılanmanın ayrılmaz parçalarıdırlar. ABD bu kavramları, bu gün ve gelecekte sahip olmak istediği hegemonik gücün altyapısını oluşturabilmek için kullanmaktadır. 9/11 trajedisine olan tepkisini “Terörizme Karşı Küresel Savaş”ın bir parçası olarak pazarlayan ABD, bu sayede askeri gücünü Asya’nın kalbine kadar genişletirken uluslararası topluluktan da benzeri görülmemiş bir destek görmüştür. Ancak gerek uluslarası kamuoyunu dikkate almadan girişilen Irak işgali, gerekse iddia edilen kitle imha silahlarının bulunamaması ABD’ye verilen desteğin gerilemesine neden olmuştur. O dönemde ABD işgali geniş bir çevrede haklı olarak eleştirilmişti. Eleştiriler haklı olmakla birlikte her zaman doğru noktalardan da yapılmamıştır. Sanki Clinton yönetiminin 1999’da Yugoslavya’ya NATO aracılığı ile yaptırdığı “çok taraflı” şiddet uygulaması daha iyiymişcesine, Avrupa’daki eleştiriler Bush yönetimin Irak konusunda “tek taraflılığı” üzerine kurulmuştu.

Yeni “çok taraflılık”


Bu yüzden, 2003’ten bu yana ABD, diplomatik zeminde sağlam durabilmek adına “yeni tehditler” jargonunu “çok taraflı yeni bir hegemonya” kurmak için bir sıçrama tahtası olarak kullanmaya çalışmaktadır. ABD, iklim değişikliğinden, terörü yokederek demokrasiyi geliştirmeye dek atılacak her adımda, çatısı altında yeni birimler oluşturmak dahil olmak üzere, Birleşmiş Milletleri kullanarak, ama özde tamamen kendi kontrolü altında olan, Avrupa hatta Rusya, Hindistan ve Çin’in egolarının hoş tutulduğu, biçimsel olarak onların da içinde bulunduğu “çok taraflı” bir cephe yaratılmasına ağırlık vermektedir.

Ancak gerçekçi olmak gerekirse, ABD bu çabalarında her zaman başarılı olamamıştır. BM’de yeni bir İnsan Hakları Konseyi kurmaya kalkmış ancak kendi gündemini umut ettiği biçimde dikte edememiştir. Kuzey Kore olayında Çin’in Altılı-Grup içindeki tavrı nedeni ile eli kolu bağlı kalmıştır. Ancak İran ve Filistin konularında hatırı sayılır ölçüde başarılı olmuştur.

Hamas’ı seçmenin Filistin halkının demokratik hakkı olmasına karşın, ABD seçim sonuçlarını tanımamak için İsrail’in “var olma hakkının tanınmasını” bahane etmiş ve Filistin halkını boyun eğmeye zorlamıştır. Ancak Filistinlilere “var olma hakkı olan” İsrail’in hangi sınırlar içinde “tanınacağı” hiçbir zaman gösterilmemiştir. Ve Avrupalılar, Washinton ve Tel Aviv’in Filistin yönetimine karşı uyguladıkları ablukayı kabullenme konusunda kendilerine baskı yapılmasına izin vermişler, baskıyı kabullenmişlerdir.

İran olayında da ABD, önce Avrupa’nın arabuluculuk çabalarını boşa çıkarmayı başarmış, sonra da Avrupa’nın başarızlığını bir atlama taşı gibi kullanarak İran dosyasını B.M. Güvenlik Konseyi’ne götürmüştür. Çözüm için daha iyi görüşleri olmasına karşın Avrupalı’lar kendilerini, sonu ABD’nin korkulan “askeri seçeneğine” kadar uzanabilecek olan, artan yaptırımlar süreci içinde bulmuşlardır.

Hint-İtalyan seminerinde, ABD’li senatör John McCain’in başkanlık kampanyasının, senatörün Irak Savaşı’na ilişkin görüşleri nedeniyle başarısız olmasının Amerikalı seçmenin çatışmaların önlenmesi konusundaki etkisinin bir kanıtı olduğunu anımsatan Bay Amato; “Dışardan gelen etkilere değil, demokrasiye daha çok güvenmeliyiz” demiştir.

Bay Amato, Amerikan seçmeninin liderlerini disipline etmesi umudunu ifade ederken ne kadar haklı ise, İtalyan, Avrupalı, Hintli ve diğerler seçmenleri bu konuda azımsarken o kadar da haksızdır.

CIA’nın illegal icraatlarına karşı Avrupa’da bir uçtan öbür uca başlayan protestolar nedeniyle ABD, işkence uçaklarının uçuş rotalarını değiştirmek zorunda kalmıştır. Eğer İtalya, 2003 yılında Milano sokaklarında CIA ajanları tarafından kaçırılan Osama Mustafa Hasan Nasr’ın iadesi konusunda ısrarlı olursa, ABD ile yapılan politik müzakereler rayına oturacak ve doğru yönde ilerleyecektir. Avrupa ve Hindistan’ın, Filistin konusunda İsrail’in yasal olmayan yerleşim yerlerine ve “Irkçı-Ayrımcı Duvar”a karşı daha açık duruş sergilemeleri, Tel Aviv’i Filistinlilerle yapacağı adil ve onurlu barış anlaşmasını sürüncemede bırakmaktan vazgeçirebilecektir. Silahlanma cephesinde ise, Hindistan ve Avrupa füze korunma sistemi ve uzayın silahlandırılmasına muhalefette başı çekmelidirler. İran krizi konusunda önkoşulsuz müzakere seçeneğini zorlamalıdırlar. Avrupa ile Hindistan Bush yönetiminin attığı her adıma taviz vermeyi bırakırlarsa, ABD’yi uluslararası platformda daha sorumlu davranışa yöneltmek konusunda yapabilecekleri çok şey olduğunu göreceklerdir.