Alnımızdaki çizikler

Çürüyen-çürüten kapitalizme dair Dersim'den hepimizin yer aldığı yaşanmış bir öykü:

KADIN
Perşembe, 8 Kasım 2007 (18 yıl 6 ay önce)

Oradan, buradan, önemli, önemsiz bir sürü şey döndü dolaştı. Gözümün biri dışarıdaydı. Ya yağmur dinecek ya da bir tanıdık geçmesin. Yağmurun durması şöyle dursun, gittikçe ihtişamı artıyordu. Bari bir tanıdık geçmesin. Geçse de beni burayı görmesin. Zira adettir buraya bakmak artık. Buraya gizliden saklıya damlarlar çoğu ama, bir başkasını gördümü buraya girip çıkan hemen namus gider. Kentte yayılır bir namussuzluk. Hele birde benim gibi bir bayanın burada görülmesi vay anam vay...

Bir yandan sohbet önemsiz sarp yollardan gittikçe ilgi çekici konulara dönüyordu. Annesinden bahsediyordu. Sonra kendi anneliğinden. Bir kızı varmış. Yepyeni hayat dolu bir insandan bahsediyordu. Bir anda ön yargı duvarlarım daha fazla dayanamayarak yıkılmaya başladı. Kadına daha bir insan olarak bakmaya başladım. Neden bu iş? Neden başka bir şey değil de bu iş? Bir sebebi vardır mutlaka ama, neden diye illa da sorulur ya. Cevapları bile bile yinede sordum ben de.

O ise gülümsedi. Sorudan çok elimde bitmiş çayıma baktı. "Boşalmış" dedi, "bir tane daha". "Evet, bir tane daha içerim" dedim. Hem ısınırım hem de, evet hem de daha çok sen bana ısınırsın belki. Az önce ilgisiz duran benden çok belki bana ilgi gösterir, nedenlere cevap verirsin. Güzel olur bir bardak daha. Kalktı çayları doldurmaya gitti. Kim bilir belki benim kadar o da aklında nedenlerle dolu sorulara cevaplar arıyordu. Belki erkeklerin 'eti ucuz mal' muamelesinden, kadınların 'eti pazara çıkmış insan müsvetteleri' bakışlarının dışında bir insan muamelesi, bir insan bakışına olan açlığı vardı Elif ablanın.

Bir çocuk neden kanser olur. Neden bizim çocuklarımız her türlü salgını hemen davet eder.
İki bardak çay bir fotoğrafla döndü geldi Elif abla. Kendinden bir parça, tertemiz bir parça; kızının fotoğrafını uzattı bana. Hastanede yüzünde maske ile çekilmiş fotoğraf. Gözleri annesinden ödünç alınmıştı. Taa içlere kadar gülüyordu. "Adı Özlem" dedi. Kanser hastası imiş. 13 yaşında henüz. Elim titredi. Az önceki dışlamışlığımın yerine şimdi tek tek tarif edemeyeceğim duygu yoğunlu saldırısıyla doldum. Bir çocuk neden kanser olur. Neden bizim çocuklarımız her türlü salgını hemen davet eder. Neden annesinin hayatın elinde yediği darbeler yetmez gibi bir de bu darbeye maruz kalır.

Konuşamıyorum. O konuşuyordu. Elif abla anlatıyordu. 13 yaşında bir çocuk. Yemesine, içmesine dayanamazken yoksulluk, ilaç masraflarına ameliyatlara hastanelere nereden bulabilirdi parayı. Anlatırken acındırmıyordu. Öylece yalın ayak anlatıyordu. Sonra annesine geldi laf. Anlatırken "anne" derken binlerce, onbinlerce minnet duygusu kaplıyordu kelimelerini. "Tek bildiği dil, Kürtçedir annemin" dedi. Gözleri doldu.
Bir gün hastalanmış annem. Doktora gitmiş. Dil bilmiyor ya. O anlatamamış, doktor anlamamış. Bir sürü ilaç yazmış göndermiş.
Ki ilaçlar 15 günde felç ediyor Hatice anneyi. Artık sormuyorum. Anlatmasını da istemiyorum lanet olsun diyorum lanet, tek kelime dökülüyor ağzımdan. Cevabını biliyordum ya bunların neden sordun neydi amacın diye yığılıyorum. Artık dışarı da bakmıyorum yağmur durmamış birileri geçmiş beni tanımış adım çıkmış 50'ye namussuz olmuş ne çıkar. Bu namussuz hattın karşısında tek tek bireyin ne namusu olabilir.

13 yaşında bir çocuğa bakamayan bu sistem, iliklerine kadar sömürdüğü bir halkın dilini yasaklayan bir sistemin insani değerlerden bahsetmeye hakkı var mı?
Namussuzluk üzerine kurulmuş bir sistemin namusu sorması alçaklıkların daniskası değil mi!? 13 yaşında bir çocuğa bakamayan bu sistem, iliklerine kadar sömürdüğü bir halkın dilini yasaklayan bir sistemin insani değerlerden bahsetmeye hakkı var mı? Ya da onu oluşturan insanların insanlığımızın. Sormuyorum Özlemin babası nerde nasıl ne yapar. Yeni bir 'utancımız' çıkacak diye korkuyorum. Susuyorum önüme bakarak. Sonra bakışlarımı kaçırıp dışarıya bakıyorum yeniden. Ne kalkıp gidebiliyorum ne kalabiliyorum, boğuluyorum sadece boğuluyorum.

İkimizde uzunca bir zaman dışarıya baktık. Yağmur sakinleşmişti. İçeride de ılık bir hava ortalığa yayılmıştı. Elif abla üzerindeki hırkayı çıkardı. Gözlerimi kapatmak istedim. Kolları façalar en az bin bir intihar girişimini anlatıyordu. Yoksa gösteriş için atmadığı ortadaydı. Yarıklar çok küçük, düzenli, çok eski olanı da vardı çok yeni olanı da... Ancak sayamayacağım kadar çoktu! Öyle ki kollarında boşluk yoktu.

Dehşete düşmüş bakıyordum içimi kemirip yanan merağa direndim. Korkuyordum anlatacaklarından. Artık yeter diye bağırmak istiyordum. Ama Elif ablaya değildi bu isyanım. Önce kendimize sonra sana, ona, onlara, size, bize, herkese... Sonrada bu kahrolası düzene. Gözlerimi ne yapsam alamadım yaralardan. Fark etmekte gecikmedi Elif abla.

Her içkiden sonra sarhoş dişleri arasında façasını çıkarıp bir çizik atıyor insanlığımıza. Sabah kasadan parasını tam almak için.
Bir derin soluk çektikten sonra anlatmaya başladı. Elif abla topluma, bize göre orospuydu ya. Ya da kibarlaştıralım bu adi sisteme hayat kadını diyelim. Bu baş eğmez direnişi ile anılan kentimde genelevi olmadığından son dönemde devletin düşkünleştirme projesi kapsamında birahaneler, kaçak evler bu işi görüyordu. Dersimi Tunceli’ye çevirme planıdır bu. Bütünlüklü bir planın bir ayağı.

İşte Elif abla bu birahanelerde çalıştırılmak için dışarıdan getirilmiş. Oturduğu her masada içki içiyormuş. Ne kadar çok içerse o kadar para alıyor Elif abla. Çalışırken sabaha kadar, Elif abla o kadar içiyormuş ki, bir vakit sonra kaç tane içtiğini unutuyormuş. Elif ablaları dişleri arasında eriten çarkın çakalları da her fırsata Elif ablaların etinden bir diş alıyorlar. İçtiğini hatırlamıyorlarsa kafalarına göre sürekli eksik para veriyorlar. Elif ablalar bu çakal sürüleri ile baş edemeyince oturmuş kendince bu yöntemi bulmuş. Her içkiden sonra sarhoş dişleri arasında façasını çıkarıp bir çizik atıyor insanlığımıza. Sabah kasadan parasını tam almak için.

Orospuların çiziği kollarındadır. Belki geçer. Ancak bizim çiziğimiz alnımızdadır.
Vedalaşma denirse adına sıkıca sarılarak kalkıyorum. Kafam allak bulak. Beynimde hiçbir şey yok. Bir kızı bir annesi varmış. Her gece kollarında çizikler fazlalaşıyor, anne ile kızın kolları da doluyordur her gece. Ey kabından boşaltılmış insanlığımız. Ey emeğini satılıp bedenlere yem edenler. Sen sahip çıkmadıkça emeğine, daha çok saçılacak etimiz budumuz sokaklara. Onurumuz ortada kaldıkça etimiz tezgâhtadır. Her akşam eve kapandığınızda sakın uyumayın derim size. Her çakal dişlisinde bir çizikte sen yiyeceksin, ben yiyeceğim. Orospuların çiziği kollarındadır. Belki geçer. Ancak bizim çiziğimiz alnımızdadır. Ve bu kahrolası insanlık dışı sistem yerle yeksen olamadıkça, insanlar emeklerini karşılığında insan onuruna yakışır şekilde yaşamadıkça, en doğal hakları eğitim sağlık haklarını almadıkça her sabah kalk bak aynaya. Alnındaki çizikler çoğalıyor. Ve her gece çizikler artıyor kolumuzda başımızda. Kollarım vücudum kan içinde. Kollarımla vücudumla sarılıyorum sizlere.

Antalya’dan Dersimli Bir Alınteri Okuru