Annem gibi yaşamak istemiyorum

Şimdi annemi anlıyor ve her mutsuz kadında onu görüyorum. Bu kaderimizse bozmasını öğrenmeliyiz

KADIN
Cumartesi, 10 Kasım 2007 (18 yıl 6 ay önce)

anne çocukAlınteri, Sayı: 52, 31 Ekim 2007

Onlar Aysel’di, Zeynep’ti, Gül’dü, Gönül’dü, Yasemin’di. Onlar bir elmanın iki yarısı değildi. Her biri farklı karaktere sahip birer insandı. Hepsi daracık sınırlarla karanlığa tutsak edilmişti. Böyle miydi diğer kadınların hayatı? Doğumundan ölümüne kadar belli miydi hepsinin yaşayacakları ömür?

Onlar; yani hepimiz, kadınlar, kadınlarımız. Kadın olmakla mı görevlendirildik, bunun için mi dünyaya geldik? Görevimiz çocuk doğurmak, kocaya, babaya hizmet etmek, yemek yapmak mıdır? Acaba bu bizim hoşumuza mı gidiyor, bu sınırları aşmak işimize mi gelmiyor? Biz bu hayatı mı istiyoruz?

Kendim gibi birçok kadın tanıyorum. Hepimizde ayrı bir eziklik ve yaşamın dayanılmaz yükü. Hayatımız tek bir çizgide devam eder. Boğucu ev işlerinden başımızı yukarı kaldırıp gökyüzünün güzelliğini görmek bile istemeyiz. Hayata tutunmaya çalışan onca soluk yüz, içimizde kopan fırtınalar bir tufana dönüşmeli aslında.

Annem benim sebebim


Ben 23 yaşında, iki, hatta birini kaybetmeseydim üç çocuk annesiyim. Şimdi iki kızım var. İlk tanıdığım kadındı annem. Bütün yaşadıklarımın ve hala yaşamakta olduğumun sebebiydi aynı zamanda. Onunla şu ana kadar çok savaş yaşadık. Oysa özünde iyidir. Ya da belki de iyidir. Onu tanıdım tanıyalı hep çalışmıştır. Baba ve anne arasındaki iş bölüşümü onun için geçerli değildir, çünkü ikisini hep o omuzlamıştır. Onu ilk önce çalışkan ve hızlı bilirdim. Ama yalnızca öyle bilirdim. Bekli de biz kadınlara en büyük ve en güzel örnek budur.

Sekiz çocuklu, kumral, ufak tefek hoş bir kadındı annem. Fabrikada çalışmış, kapıcılık yapmış, gündelikçi olarak hizmetçilik ve tarlada tarım işçiliği yapmıştı. Şimdi de pazarlarda iç çamaşırı satıyor.

Hayal meyal çocukluğumu hatırlıyorum. Beğendiğimiz ve giymek istediğimiz bir şeyi yıllarca beklerdik. Ya da hiç görmezdik. Bir şey istemeye korkardık çünkü bir şey istediğimizde annemin eli tokada hazır vaziyette ağzımıza yakın dururdu. Makine gibi çalışır, çocuk doğurur ve bakardı. Bizlere sürekli bağırır çağırır ve döverdi. Sevgiden yoksundu annem, bize de hiç sevgisini göstermedi.

Babamla birbirlerini çok sevmişler, yani aşk evliliği yapmışlar. Annemin kına gecesinde abisinden dayak yediğini, ondan kaçmaya çalışırken de kanlar içinde kaldığını, ayakkabısının bir tekini düşürüp tek ayakkabısıyla kınaya gittiğini yıllarca dinlemiştim. Öyle büyükmüş aşkları.

Sevgiyi yokluklar yok etti


Kısa aralıklarla arka arkaya doğan bizler onun hayatını bozduk mu? Bilemem. Bildiğim tek şey o acıların hırsını bizden alırken, bizim yaşantımıza çok şey kattığı. O bir anneydi, her şeyden önce bir kadın, bir insandı.

Babamdan görmek istediği sevgiyi yollar, yokluklar yok etti. Ekmek parası için yollara düşenlerden biriydi babam. Ekmek parası yerine koca bir enkaz yığını gibi annem kaldı bizlere. Anne gibi değildi o zamanlar. Hayatta tek yapması gereken para kazanmak olan bir robot gibiydi. Her şeye sünger çekmişti, yaşamıyordu yani.

Okula başladığımızda bize harçlık vermediğinden teneffüslerde kardeşime ve bana yemek getirirdi. Geceleri gözleri yorgunluktan küçücük olurdu. Babam hep uzaktaydı. Annem bir kocası olduğunu çoktan unutmuştu. Babam da memnundu hayatından. Ara sıra gelip bir çocuk yapıp giderdi böyle. Hep kirada oturduk bugüne kadar.

Kahrolur ve kahrederdi


Oturduğumuz evin damı akardı. Gece yarıları yosun tutmuş duvardan akan sular yere açtığımız yataklarımızın altından akıp giderdi. Bu durum karşısında hiçbir şey yapamadığından kahrolduğunu oturup ağlamasından hatırlıyorum. Zaman onu saldırgan, hırçın ve katı yapmıştı. Onun yaşadığı fırtınalar hep bize yansıdı. Onun görmediği sevgi ve huzur, sekiz çocuğuna, kişiliğine ve belki de bizim çocuklarımıza yansıdı.

Onun tek hayali aşkını anlamlı yaşayacağı küçücük bir ev, sevgi dolu çocuklar ve çalışan bir kocaydı. Kadın olarak hayalleri hiç gerçekleşmedi. Annemle her tartıştığımda ondan nefret eder, gözüme kapkara bir bulut olarak görünürdü. Hep bağırıp çağıran, huzursuz bir kadın olmak zorunda mı diye düşünürdüm. Yanına asla yaklaşamadık. Onunla hiçbir zaman bağ kuramadık, hep kalınca bir duvar ördü. Hiçbir zaman onun bir ihtiyacı olacağını, hayalleri, özlemleri olabileceğini düşünmezdim. Çocukken sabahları beni işe kendisiyle gitmem için kaldırdığında gerçekten yorulduğunu bile düşünmezdim. Çoğu kez yolda tek başına gittiğinden sıkıldığı için alırdı beni yanına. Boynu bükük bir çocuk gibi yalvarırdı.

Gücü, yıllara karşı direnci, acılara karşı mücadelesi hayranlıkla izlenecek kadındı. Babamı hiç boşamadı. Ne de olsa elalemin dedikodusuna karşı başında bir ‘erkek’ vardı. Hiçbir zaman gerçekten dinleyemedik ve anlayamadık onu. Kızgın, öfkeli gözlerine aynı şekilde hep karşılık verdik. Onun o tafralarını hep sebepsiz sanırdık. Ta ki evlenip çoluk çocuğa karışınca, onun gibi yokluğu, işsizliği, darlığı yaşayıncaya kadar.

Annemin sebebi kim?


Şimdi ben de bir kadınım. Yine kurtuluşu evlilikte gören ve başka çaresi olmadığını düne kadar düşünen bütün kadınlar gibi bir kadın. Şimdi annemi anlıyor ve her mutsuz kadında onu görüyorum.

Annem gerçekten böyle yaşamak ve o kini, nefreti bize kusmak zorunda mıydı? Bu nefret, bu kin neden gerçek yerini bulmuyordu?

Şimdi annem, bizi de onun gibi yaşamaya zorluyor. Hiç bir haksızlığa karşı çıkmadan her şeye boyun eğerek yaşamak. Çünkü ona göre böyle gelmiş böyle gider, biz kadınların kaderi bu. Çünkü ona göre her şeye boyun eğmesinin sebebi yani 'ne yaptıysa çocukları için' yani bizim için yaptı, bizim için hiçbir şeye, her türlü aşağılanmaya karşı sesini çıkarmadı.

Şimdi annemle savaşımız çok daha keskin. Çünkü ben artık annem gibi yaşamak ve yaşatılmak istemiyorum. Hiçbir kadın annesi gibi yaşamak zorunda değil. Bu kaderi biz kadınlar tanımıyoruz, ki böyle bir şey varsa bozmasını öğrenmeliyiz.