115 yıl önce bir gün genç işçi kızlardan biri yepyeni bir dilden konuşmaya başladı.
Ve 1893 yılında yaşanmış bir büyük kadın işçi grevine giden süreç böyle başladı. "Bir kadın işçinin gençliği" kitabından aktarıyoruz:
Adelheid Popp, Bir Kadın İşçinin Gençliği, Evrensel Basım Yayın*
İşçi hareketinin yükselmeye başlayan genç dalgası, kadın ve kızları da önüne katmaya başlamıştı. Özellikle 1 Mayıs kutlamalarının etkisiyle yaşanan iş bırakmalara çok sayıda kadın işçi katılıyordu. Viyana'da 600 apre işçisinin başlattığı grev, büyük bir ilgi uyandırdı. Bir gün -3 Mayıs'tı- üç ayrı fabrikada çalışan kadın işçiler, sabah onda fabrika kapılarından dışarı doğru akınca, çevre sokaklarda oturan insanlar ne de çok şaşırmıştı... Büyük bir heyecan vardı. Karşılarında birdenbire beliren o yepyeni gücün etkisine öyle kapılmışlardı ki, işçilerden bazıları iş gömleğini çıkaracak kadar bir zamanı bile harcamak istememişti.
Bu kadınlar devrimci değildi. Şimdiye kadar geçirdikleri zor yaşamı, kaderdir, diye sineye çekmişlerdi. Haftada üç-beş Gulden'den fazla olmayan bir ücretle günde on iki saat çalışıyorlardı. Birçoğu yarı giyinik, ayakları çıplak, suyun içinde, ayakta iş yapmak zorunda kalıyordu. Bazıları da 40 dereceyi aşan sıcaklıkta, sağlığa zararlı buharlar soluyarak çalışıyordu. Ayrımsız hepsi, bütün kadınlar, ister genç kız, ister karnı burnunda hamile, ister birkaç çocuk anası olsun, aynı ağır yazgıya katlanıyordu.
Bu kadınlarda çiçek açmış gençliğin izlerine rastlanmazdı hiç. Ancak, bu boyunduruğa karşı çıkılabileceği henüz hiçbirinin aklına gelmemişti. Onlar, çalışmak üzere dünyaya gelmişlerdi, diğerlerinin yazgısı da efendilik yapmaktı. Bu böyleydi ve boyun eğmek gerekirdi.
Sonra bir gün, genç işçi kızlardan biri, başka, yepyeni bir dilden konuşmaya başlamıştı. İşçi hareketinin ulaştığı bir çevreyle tanışmış ve 1 Mayıs gösterilerine katılmıştı. Burada 8 saatlik iş gününden söz edildiğini duymuş ve "sekiz saat iş, sekiz saat dinlenme, seki saat uyku" şiarı kulağına bir kutsal vecize gibi çalınmış. Yeni ilahinin havarisi olmuş ve arkadaşlarını ustalıklı bir dille görüşlerine kazanmayı başarmıştı.
"Buna artık katlanmayacağız", "Günde yalnızca on saat çalışmak istiyoruz", diye açıklama yaptılar ve kararlılıklarını vurgulamak için iş durdurarak fabrikadan dışarı çıktılar. Başka iki fabrikanın işçileri de hızla bunlara katıldı. Aynı gün, öğleden sonra grevci işçiler, durum değerlendirmesi yapmak üzere kentin dış mahallelerinden birinde bulunan bir çayırda toplandılar. Sözü edilen genç işçi kız aniden, "Greve çıktık, öğleden sonra Ferdinand çayırında toplantımız var, gelmek zorundasınız" sözleriyle büroma daldığında öğle saatleriydi. Oraya vardığımda kadınlar ve kızlar otların üzerine yerleşmişlerdi bile. Etraflarına da, olacakları merakla bekleyen seyirciler halka olmuştu. Elbette bu biçimde bir toplantının yapılamayacağını biliyordum; çünkü toplantı bildiriminde bulunulmamıştı. Bir lokantanın bahçesini kiraladım ve çağrım üzerine bütün grevciler buraya toplandı. Bir el arabası devrilerek konuşma tribünü haline getirildi. Grevin başarıyla sürdürülmesi için bundan sonra yapılması gerekenleri açıklamam gerekiyordu. Bu tür durumlarda söylenmesi gereken hemen her şeyi söylemiştim ki, bahçenin kapısından yüksek rütbeli bir polis girdi. Beylerin yanına gittim ve komisere bu toplantının nasıl meydana geldiğini açıkladım. Yalnızca benim adımı not etmekle kalmadı, ayrıca birkaç kadın işçinin adını da aldı. Konuşmam sırasında bahçede toplanan herkesi içeren bir liste hazırlanmıştı. Böylece ertesi gün, kapalı bir toplantı yapma olanağımız oldu.
Ardından fabrikaların önünde çok sayıda grev gösterileri olmaya başladı. Kadınlar ve kızlar, çalışmaya istekli olanların fabrikaya girmesini engellemek için canla başla nöbet tutuyorlardı. Yine böyle bir anda, polis grev gözcülerini dağıtmaya çalıştı. Büyük bir kargaşa yaşandı ve bazı işçiler tutuklandı. Yaşamları boyunca durmadan çalışıp didinmiş, aralarında bir de bebek annesi bulunan kadınlar mahkemeye çıkarıldılar.
Grevcilere her taraftan etkin destekler, yüklü para bağışları, yiyecek ve giyecek yardımları ulaştığı için, çalıştıkları döneme oranla çok daha iyi bakım gördüler. Bu bir yanılsama değildi gerçekten. Grev sırasında sağlıklarını yeniden kazanmışlar, adeta çiçek açmışlardı. Artık günde birçok saatlerini açıkta, temiz havada geçiriyorlardı. Grev komitesi geziler düzenliyordu ve işçi kadınlar şarkılarını söyleyerek sokaklardan geçiyordu. Aralarındaki anneler, çocuklarının nelerden mahrum kaldığını ilk kez bu sırada görme fırsatını yakaladılar. Şimdi bir arada olabiliyor, birlikte gezilere katılabiliyorlardı; üstelik işçi sınıfının dayanışması sayesinde karınları da gerçek anlamda doyabiliyordu.
Bu ilk büyük kadın işçi grevi, olağanüstü bir yankı uyandırmış, polisin de bunda epey bir katkısı olmuştu. Sosyal demokrat basın, kadın işçilerin yaşamlarından bahsediyor, bağış çağrıları dünyaya yayılıyordu ve burjuva basın dahi bu olaylara kayıtsız kalamadı. İş kolu müfettişi bu konuyla ilgilendi ve kadın işçilerin lehine arabuluculuk yapmayı üstlendi. Üç hafta süren grev kazanımla sona erdirildi. Peki uğruna grev yapılan talepler neydi? On saatlik işgünü ve 4 Gulden asgari ücret. 600 kadının üç hafta boyunca greve çıkması bunun içindi.
O zamanlar resmi makamların, işçi hareketindeki en ufak hareketlenmeyi ne kadar büyük bir endişeyle takip ettikleri, düzenlenen zafer kutlamalarının yalnızca polis kuşatması altında yapılmasından değil, ayrıca bir kutlama konuşmasının yapılmasını yasaklamalarından da anlaşılıyor. Kadın işçilerin zaferini kutlamak üzere sayısız kentten gelen telgrafların okunması dahi engellendi. Evet, örneğin Forst'tan kadın tekstil işçilerinin gönderdiği telgraf okunsaydı kim bilir neler olurdu! Üstelik içinde dayanışma, sınıf mücadelesi ve sömürü gibi sözcükler geçiyordu!
Kadın işçilerin, işçi hareketine ilk kez katılmış olmalarının yarattığı beklentiyi boşa çıkardıklarını burada ne yazık ki belirtmem gerekiyor. İşçi hareketinin kendilerine sunduğu yararları çok çabuk unuttukları acı bir gerçektir. Geriye kalan tek teselli, gelişmenin yerinde saymayacağı ve herkesin, başta da kadın ve kızların, işçi hareketinin etkisinden sürgit uzak durmasına olanak tanımayacak bir biçimde ilerlemesidir. İşçi sınıfının yazgısı, onları da, çok çabuk içine düştükleri bu vurdum duymazlıktan sarsıp uyandıracaktır.
1893 yılındaki kadın işçiler grevinin devamı olan bir öykü de yaşanacaktı. Tutuklanan kadınlar kısa sürede serbest bıraktırılabilmişti. Ancak benim sanık olarak yargıç karşısına çıkmam gerekti. Resmen bildirilmemiş bir toplantıda konuşma yapmakla suçlanıyordum. O gün polise koşup ihbarda bulunan kişi, tanık olarak çağrılmış ve benim "birlik, daha yüksek bir ücret için mücadele, sömürünün yok edilmesi" vs. gibi tehlikeli sözler söylediğimi anlatmıştı. Kendi yaptığım savunmamdan sonra yargıç ayağa kalktı ve, "majesteleri imparator adına", sanığın beraat edilmesi gerektiğini ve kendisinden daha bilgisiz, çaresiz iş arkadaşları üzerinde öğretici bir etkide bulunduğu için övgüye layık olduğunu söyledi!
Demek burjuvazinin devletinde de aklı başında yargıçlar bulunabiliyordu.
Adelheid Popp (Dworak) (1869 - 1939) Avusturya'daki proleter kadın hareketinin kurucusu ve sosyalizm mücadelesinin önderlerindendir. Dokumacı bir işçi ailesinin çocuğu olan Popp, yalnızca üç yıl okula gidebildi ve 10 yaşından itibaren işçi olarak çalışmak zorunda kalarak, gençlik yıllarının büyük bir kısmını atölyelerde, fabrikalarda geçirdi. Kadın işçilerin bir grevini örgütlerken gizli polisin dikkatini çekti ve birkaç kez cezaevine girdi. 1893 yılına dek bir mantar fabrikasında çalıştı, aynı yıl Kadın İşçi Gazetesi'nin redaktörlüğünü üstlendi. 1902'de Sosyal Demokrat Kadın Derneği'nin kurucularından oldu. 1918'de parti yönetimine seçildi ve aynı yıl Viyana Belediye Meclisi üyesi oldu. Bir yıl sonra Avusturya Parlamentosu'na seçilerek 1934 yılına kadar birçok kez milletvekili oldu. Clara Zetkin'in ardından Uluslararası Kadın Komitesi'nin başkalığını yürüttü.