Coşkulu kadınlar her zaman vardı

1893'den devam: 8 Saat İş Günü Hareketi, 1 Mayıs toplantısı ve işçi evleri

KADIN
Cumartesi, 16 Şubat 2008 (18 yıl 3 ay önce)

Adelheid Popp, Bir Kadın İşçinin Gençliği, Evrensel Basım Yayın*


Adelheid Popp
Sanayi bölgelerinde hemen her kadın sanayi işçisidir. Kızlar okul yaşını geçer geçmez, çoğu zaman annelerinin ve büyük annelerinin çalışmış olduğu fabrikalarda işe girerler. Hemen her kız yaşayacaklarını önceden bilir. Gerçi birkaç yıl sonra evlenecektir ve muhtemelen anne de olacaktır, ancak yine de bacakları onu taşıdığı ve gücü yettiği sürece her gün fabrikaya gitmeyi sürdürecektir.

Tekstil işçilerinin yaşadığı sefalet ve cam ile seramik işçilerinin insan sağlığını yiyip bitiren koşulları hakkında bugüne kadar çok şey yazılıp çizildi. Sendikal ve politik örgütlenmenin olmadığı dönemlerde, patronlar en yüksek kar oranlarına ulaştı ve örgütlenme fikri yalnızca erkekler tarafından benimsendiği sürece bu sömürü sistemine ancak yetersiz kalan silahlarla karşı konulabildi. Çünkü kadınlar ve kızlar, erkeklerin yerine çalışmaya ve emeklerini en düşük ücretler karşılığında satmaya dünden razıydı. Kadın işçiler yoksunluklara katlanmak üzere yetiştirilmişlerdi. Küçüklüklerinden beri kendilerine en iyi erdemlerden biri olarak sunulan, varolanla yetinmekti. Durum böyle olunca, yoksul ve cahil kadınlar, iş güçlerine karşılık yeterli bir ücret talep etmeye nasıl cüret etsinler? Daha yüksek bir yaşam düzeyine ulaşmak isteyen bütün işçiler, bu nedenle, işçi kadınların bilinçlendirilmesi, eğitilmesi ve örgütlenmesini vazgeçilmez bir koşul olarak görmelidir.

Eğitim ve meslek derneklerine üye, coşkulu kadınlar her zaman vardı ama sayıları parmakla sayılacak kadar azdı. Doksanlı yılların başında, sosyal demokrat işçi hareketi propagandası her yerde yürütülmeye başlandığında, kadınlar da ajitasyon faaliyetine dahil edildi. Kadın işçi hareketinin ilk tohumlarını atan yine zeki işçi kadınların kendileri olmuştur çoğu kez. 1 Mayıs'ta iş bırakma, kadın işçiler arasında ajitasyon faaliyetine özel bir ivme kazandırmıştır.

1894 yılında, Bohemya eyaletindeki bir dizi sanayi kentinde bu propaganda çalışmasına katılmakla görevlendirilmiştim. Görevimi gereken biçimde yerine getirip getiremeyeceğime dair ciddi kuşkularım vardı. Bu kapsamda ilk konuşmamı küçük bir kentte yapmam gerekiyordu. Sekiz saatlik iş günü talebinin elde edilmesinin işçi sınıfı için neden gerekli olduğunu anlattığımda, üniformasıyla kurumlanan hükümet komiseri genç bey huzursuzlanmaya başladı. Sözümü birkaç kez kestikten sonra toplantının dağıtılacağını duyurdu. Bu, aslında amaçladığım bir şey değildi. Düşünüp taşınmadan konuşmuş olmakla suçladım kendimi. Fakat planlanmış toplantıların üzerinde bir uğursuzluk bulutu geziniyor gibiydi. Çünkü düzenlenen on toplantıdan yedisi dağıtılmayla sonuçlandı, bazısı ise çok güç koşullar altında gerçekleştirilmişti.

İser dağlarında bulunan bir kasabada hükümet komiseri, üzerinde durduğum platformun sağ ve soluna, süngüleri takılmış tüfekler taşıyan birer jandarma dikmişti. Bir ara komiser yumruğuyla masaya vurarak: "Tıpkı Dr. Adler kadar kışkırtıcı konuşuyorsunuz siz" diye bağırdı. Bu söz beni gururlandırmış olsa da, komiser toplantıyı dağıttı. Gece yarısı, yakınlarda bulunan kente doğru yola çıktık. Bu sırada İser dağlarında halkın nasıl yaşadığına bir ölçüde tanık olma fırsatını bulabildim. Geç saate karşın böylesine şiirsel bir doğada, yeşilin arasına kondurulmuş gibi duran o küçük evlerin tümünün pencereleri aydınlıktı. Genç, yaşlı, kadın, erkek, bütün ev halkı gaz lambasının ışığında günlük un çorbalarını çıkarabilmek için çalışmaktaydı. Bazılarını içeriden görme fırsatını bulduğum bu evlerde, tüberküloz mikrobunun izlerini yüzlerinin çizgilerinde taşıyan kadınlar ve hünüz okul çağına gelmiş çelimsiz çocuklar çalışıyordu.


Kathe Kollwitz'in 1893 tarihli İhtiyaç adlı taplosu işçi evlerini ve yaşanan sefaleti tüm çıplaklığıyla ortaya seriyor. Resimin odağına ölü bir çocuğu yerleştirmiş sanatçı. Minik bir bebeğin yaşamasına- yaşatılmasına dek geriletilmiş ihtiyaçlar, ama bunun bile sağlanamadığı yaşam koşulları.
Bir odada şu görüntüyle karşılaştım: Hasta bir kadın yatakta yatıyordu, yatağın önünde bir masa ve masanın üzerinde un serpilmiş bir tahta duruyordu. Hasta kadın öğle yemeğini böyle hazırlıyordu. Diğer yatakta boğmayacaya yakalanmış iki çocuk ve on yaşındaki bir kız ipe boncuk diziyordu. Evin erkeği de biley taşında çalışıyordu. Diğer bir evi ziyaret ettiğimde tam öğle yemeği saatiydi. Ev sakinleri çocuksuzdu ve yalnızca kendilerini geçindirmek zorunda oldukları için oda biraz daha varlıklı görünüyordu.

Yemeklerine ortak olmak daveti aldım. Kadın, toprak bir kaptan, un ve sudan yapılmış bir çorba koydu tabaklara. Çorbaya ekmek katık edildi. Hepsi buydu. Başka bir öğün yoktu ve bu yemekle gece yarılarına kadar çalışılıyordu. Alınan gelir ise ancak böylesine bir sefalete izin veriyordu. Doğa burada bütün bereketini sunuyordu. Haziran ayında yeniden bu bölgede toplantılar düzenlediğimde, eşsiz güzellikteki çayırlar halı gibi yayılmıştı ayaklarımızın altına. Yeşil, mavi, kırmızı, beyaz, bütün renkler tüm görkemiyle yaşanıyordu burada. Bu harika topraklarda yaşayan insanların çekmek zorunda kaldıkları sefaleti, bağıran bir haksızlık olarak duyumsuyordum. Oysa İser dağlarının kadın ve erkek işçileri ne parlak, ne de mükemmel insanlardı! Başından beri sosyalizmi büyük bir coşkuyla selamladılar. Hiçbir baskı onların cesaretini karmaya yetmedi. Başları dik, inançları sağlam kaldı. Bilinçlenme sözcüğünü, köy köy, kasaba kasaba taşımak ve yeni katılımcılar kazanmak için kadın ve kızlar tarifi zor zahmetlere katlandılar.

Bu arada işçi hareketi içinde, her yerde böyle insanlara rastlandığımı söylemeliyim. Ancak her zaman aynı biçimde ortaya çıkmıyor. Dağların kadınları sessiz, düşünceli ve sebatkar. Başka bölgelerdeki kadınlar ise heyecanlı, enerjik ve coşkulu.

Kuzey Bohemya işçilerinin de enerji saçan bir coşkunluğa sahip olduğunu, bir sanayi kasabasında düzenlenen toplantıda tanık oldum. Dört bin insan kapasitesine sahip olduğu söylenen bir salonda erkekler ayakta sıkışık bir biçimde duruyordu. Kadın ve kızlar ise önlerdeki tahta sıralara yerleşmişlerdi. İlk toplantıyı dağıtan aynı hükümet komiseri, burada da gözlemci masasında yerine almıştı. Konuşmamı sonuna dek sürdürmeyi kafama koymuştum. Bir kesintiye izin vermeyecek sözler bulmaya çalışıyordum. Yaklaşık iki saat boyunca bunu başarabildim. Birden komiser, söz almak için ayağa kalktı. Konuşmacının sömürüden söz ettiği ve hükümete hakaret ettiği için toplantıyı dağıtmak zorunda olduğunu açıkladı. Bunun üzerine kopan gürültü görülmeye değerdi; kitle yerinden kıpırdamıyor, bağırıyor ve alkışlı protesto yapıyordu. Komiser eline çanı alıp salladı. Ona verilen yanıt bravo çığlıkları ve "Yaşasın 1 Mayıs" sloganından oluşan bir tufandı sanki. Komiser, kitleyi dağıtmak konusunda verdiği çabanın boşuna olduğunu görünce jandarmayı çağırmak için salondan ayrıldı. Toplantıyı düzenleyenler, sessizlik ve düzen sağlamaya ve insanları yatıştırmaya çalıştılar. Ancak ilk kez bir toplantıya katılmış çok sayıda insan vardı ve toplantının haksız yere dağıtılmasına o kadar çok öfkelenmişlerdi ki, onları yatıştırmak mümkün olmadı.

Bu toplantının bir de sonrası olacaktı. Bu toplantıdan sonraki toplantıların birçoğu da dağıtılacaktı; ancak hiçbiri bunun kadar fırtınalı bir biçimde sona ermedi. Bir süre sonra, oranın ilçe hakiminin karşısına çıkıp, hükümete hakaret ettiğim gerekçesiyle ifade vermem gerekti. Duruşma komikti. Savcılık görevini üstlenen kişi emekli olmuş bir maliyeciydi. Makamının bütün saygınlığını ve önemini dışa vurmak için büyük bir çaba sarfediyordu. Komiser, sözde bulunduğum tüm hakaretleri ve kışkırtmaları anlattı. Kendimi savunmaya çalıştım, ama anlaşılan bunda pek başarı gösteremedim. Çünkü emekli maliyeci savcı, ilçe hakimiyle fısıldaştıktan sonra ayağa kalkarak, "Kanunun uygulanmasını talep ediyorum" dedi. Sanırım bundan başka ne söyleneceğini kendisi de bilmiyordu. Hakim de suçlu olduğuma kesin gözüyle bakmış olmalıydı; ancak yaşımı, sabıkasızlığımı ve "evlilik halimi" göz önünde bulundurarak bana yalnızca 120 Gülden para cezası verdi. Bu mahkumiyetin gereği yerine getirilmedi. Dosyam daha yüksek bir mahkemeye gittiğinde, savunmamı üstlenen avukat, davanın açıldığı tarihte suçun zaman aşımına uğramış olduğunu ortaya çıkardı. Böylece suçumun cezasının ödeyecek fırsatım olmadı.

Başlangıçta ajitasyon çalışmalarının beraberinde getirdiği ve daha önce değinilen güçlüklerin yanında başka bir çok badire de söz konusuydu. Bazen bir toplantı yerine varabilmek bile ne kadar çok zaman alırdı! Bugün dokuz saatte aşılabilen mesafeler, o zamanlar uzak yerlere de banliyö tereniyle gidildiği için on beş saat tutuyordu. Erkeklere göre kadınlar daha büyük güçlükler yaşıyordu. Özellikle de cumartesi ve pazar günleri. Çoğu zaman epey içkili bir erkek kalabalığının arasında tek başına yolculuk etmek zorunda kalıyorlardı. Yirmi yıl önce, tek başına yolculuk eden genç bir kız ya da kadın, bugüne göre yolcuların çok daha fazla dikkatini çekiyordu. Ne kadar soğuk, asık bir ifade takınsalar da, uyuyor gibi durup veya kıpırtısız bir halde kitap okusalar da, sarkıntılık edenlerden kurtulmaları çok zordu. Birçok durumda savunmanın ve kurtuluşun yolu olarak işçi gazetesi işe yarıyordu. Elimde sosyal demokrat gazeteyi tutarak, çoğunlukla yolculuğun can sıkıcı yanlarından kurtulmayı başarıyordum. Ancak bu araç bazen başka sonuçlara da yol açıyordu. Yolcular kendi aralarında fısıldaşmaya ve sosyal demokrat parti ve tek tek yöneticileri hakkında iğneleyici konuşmalar yapmaya başlıyorlardı. Böyle durumlarda, tamamen soğukkanlı davranır, söylenen şeylere kulaklarımı tıkardım; çünkü benim için bir trende ya da lokantada bütün dikkatleri üzerime çekmekten daha rahatsız edici bir durum yoktu.

(...)
Beni en çok dertlendiren konulardan biri de geceleme sorunuydu. Toplantı masraflarının, yapıldıkları anda karşılanmaya çalışıldığı yoksul köy ve kasabalarda, yalnızca oteller değil, yolculuk eden yabancılar için konaklamaya uygun misafirhaneler de yoktu. Bugün, yaygın turist trafiği sayesinde, ıssız ve dağlık köylerde bile bulunan temiz bir gece barınağı o zamanlar bilinen bir şey değildi. İyi yürekli fedakar proleterler kendi yataklarını veriyorlardı bize. Misafir için yatağını boşaltan erkek, yakınlarının evlerine giderdi. Gerçek bir yatak odası söz konusu değildi, tersine yatakların bulunduğu odada aynı zamanda dokuma tezgahları da bulunurdu. Burada yemek pişirilir, çamaşır yıkanırdı. Bu iyi yürekli insanlar, her zaman, duygulandırıcı bir özenle misafiri rahat ettirmeye çalışırlardı. Olanaklarının kısıtlı olmasının sorumluları kendileri değildi.

Bir dokumacı köyünde, son derece başarılı bir toplantıdan sonra bir aile beni misafir etmek üzere evine götürdü. Toplantının ardından akşam saatinde bir eğlence düzenlenmişti. Önceki geceyi bir banliyö treninde geçirdiğim için erkenden yorgun düşmüş ve yatacağım yeri göstermelerini rica etmiştim. Genç, içten bir kadın olan ev sahibem yatağımı gösterdi ve odada dolanan küçük siyah köpekten tedirgin olmam için bir neden olmadığını söyledi. Lambayı açık bırakıp uyumaya çalıştım. Tam dalmıştım ki bir çığlıkla yerimden sıçradım. Uysal olduğu söylenen köpek, alışkanlığı olduğu üzere yatağa sıçramıştı. Köpeği üzerimdeki yorganla birlikte yere attım. Ben hayvana, hayvan da bana bakakalmıştı. Kıpırdamaya cesaret edemiyordum ancak çaresizlikten gözlerimden yaşlar damlıyordu. Üşümeye başladım, ama yorgan köpekteydi. Sobanın arkasından aniden duyduğum bebek ağlaması beni şaşkına çevirdi. Lambanın verdiği cılız ışığın yardımıyla odanın bir yerinde bir kadının kalktığını fark ettim. Odaya girdiğimde, ayakta duramayacak kadar yorgun oluşumdan olacak, kapının yanındaki köşede bir yatağın, önünde de bir beşiğin durduğunu görmemiştim. O yatakta yatan ve kulakları ağır işiten büyükanne, çığlığımı duymamıştı ama çocuğun ağlamasını içgüdüsel olarak algılamış olmalıydı. Artık ben de kıpırdamaya cesaret edebildim ve kadını çağırıp derdimi anlattım. Köpeği, yan tarafta bulunan ve öteberinin konduğu bir odacığa attılar, ancak saat de gece yarısını çoktan geçmişti artık.

İşçi evlerinin içinde bulunduğu yoksunluklar üzerine bir kitap dolusu karamsar satırlar yazılabilir. Şimdi işçi ailelerinde de vazgeçilmez ihtiyaçlar olarak yer edinen her şeye, yalnızca zenginlerin sahip olduğu bir dönem olduğu göz önünde bulundurulursa, sağlık için bile gereken en basit kuralların ne kadar mütevazi talepler olduğunu görmek mümkün olacaktır. Işık, hava ve su, işçi sınıfı için birer lükstü. Sabahları yıkanmak için yalnızca bir bardak suyun, yıkanma leğeninin yanına konduğu olurdu. Ya da varsa kuyunun yanına gidilirdi. Sabun olağan bir şey değildi. Bugün artık herşey değişmiş durumda.

Kültür, bu alanda da etkisini çoktan göstermiş ve yoksul barakalarına ulaşmayı başarabilmiştir. Fakat bugün, günde on altı ve daha da fazla çalışan insanlar arasında böylesine düşük bir kültür seviyesinin hüküm sürmüş olduğu düşüncesi bile dehşet veriyor. Gelirleri, ne yıkanma leğenine ne de günlük sabun kullanımına yetiyordu. Böyle bir durumda parti ve sendikaya katılım için çalışma yürütmek kolay değildi. Buna rağmen, sosyalizmin ideallerinden bahsedildiğinde bu erkeklerle kadınların gözleri ışıldardı. "Eşitlik, özgürlük ve kardeşlik" sözcükleri, bu sömürülen insanların yüreğinde sınırsız umutların yeşermesine neden olurdu. Çocukluklarından beri bildikleri tek şey, bütün gücü elinde bulunduran velinimetin isteklerine boyun eğmekti yalnızca. Biri, bırakın bu kölece bağlılığın gereklerini yerine getirmemeyi, ağzından bunu ima edecek bir söz bile çıksa sonu işsizlik olurdu. İşveren efendi olmak istiyordu; kadın ve erkek işçiler de bunu, düzenin değiştirilemez, tanrısal bir kuralı olarak kabul ediyorlardı. Fabrikatörlerin güzel evlerinin, karılarının gösterişli elbiselerinin, arabaları ve atlarının, zengin sofralarının, işçinin ücretine yansıtılmayan artı değerin bir ürünü olduğu, asıl velinimetin kendileri olduğu söylendiğinde başlarını sallıyor, yüzlerinde kuşkulu bir ifade beliriyordu. Kadınlar, daha önceleri tanrının bir isteği gibi görüp kabullendikleri şeyleri, örneğin doğumdan yalnızca birkaç gün, çoğu kez birkaç saat sonra, evde ya da fabrikada yeniden çalışmak zorunda kalmaları nedeniyle bedenlerinin hasta ya da kötürüm olmasını, giderek acımasızlık ve zorbalık olarak algılamaya başladılar. (...)


*Bu metin, Evrensel Basım Yayın tarafından Türkçeleştirilip yayınlanan, Adelheid Popp'un "Bir Kadın İşçinin Gençliği" adlı kitabının 152 ila 158. sayfaları arasında yer almaktadır.

Adelheid PoppAdelheid Popp (Dworak) (1869 - 1939) Avusturya'daki proleter kadın hareketinin kurucusu ve sosyalizm mücadelesinin önderlerindendir. Dokumacı bir işçi ailesinin çocuğu olan Popp, yalnızca üç yıl okula gidebildi ve 10 yaşından itibaren işçi olarak çalışmak zorunda kalarak, gençlik yıllarının büyük bir kısmını atölyelerde, fabrikalarda geçirdi. Kadın işçilerin bir grevini örgütlerken gizli polisin dikkatini çekti ve birkaç kez cezaevine girdi. 1893 yılına dek bir mantar fabrikasında çalıştı, aynı yıl Kadın İşçi Gazetesi'nin redaktörlüğünü üstlendi. 1902'de Sosyal Demokrat Kadın Derneği'nin kurucularından oldu. 1918'de parti yönetimine seçildi ve aynı yıl Viyana Belediye Meclisi üyesi oldu. Bir yıl sonra Avusturya Parlamentosu'na seçilerek 1934 yılına kadar birçok kez milletvekili oldu. Clara Zetkin'in ardından Uluslararası Kadın Komitesi'nin başkalığını yürüttü.

Eserleri: "Bir Kadın İşçinin Gençliği (1909), Kapitalist Toplumda Kadın Emeği (1922), Yükselişe Giden Yol. Avusturya Sosyal Demokrat Kadın Hareketi (1929).