Devrimci Proleter Gençlik yazılı bir açıklamayla işçi ve öğrenci gençliği 1 Mayıs'ı Taksim'de kutlamaya çağırdı.
Yıl 1886 işçi sınıfı grevde... 8 saatlik işgünü talebi için sermayenin tüm saldırılarına karşın greve çıkıyor 1 Mayıs’ta Şikago’da işçiler. Olaylar, provokasyonlar büyüyor 4 işçi önderi asılıyor. Mücadele bitmiyor. 8 saat hareketi yayılıyor.
Yıl 1889 II. Enternasyonal Paris’te düzenlediği kongrede, Amerikan işçilerinin mücadelesini desteklemek amacıyla dünya çapında gösteriler düzenledi. 1890′dan başlamak üzere 1 Mayıs’ı da, "Uluslararası Birlik, Mücadele ve Dayanışma Günü" olarak kabul etti.
Yıl 1977 Taksim Meydanı'nda 500 bin kişilik kitleyle bu topraklardaki en kitlesel 1 Mayıs kutlamaları burjuvazinin tetikçileri tarafından kana bulanıyor. 37 işçi hayatını kaybediyor bu saldırıda. Kinimiz bileniyor, öfkemiz volkan oluyor. "Hesabını soracağız!" diyoruz.
Yıl 1996 bu sefer 1 Mayıs’ta Kadıköy’deyiz daha sabahında faşizm 3 sınıf kardeşimizi katletmiş. Öfkemiz yine volkan, zaptedilmez bir anafora dönüyor hıncımız. "Hesabını soracağız!" diyoruz. Hemen şimdi! Düzenin bekçileri duramıyorlar önümüzde, faşist odakları dağıta dağıta giriyoruz meydana. Böylesi bir günde kürsünün de özgürlüğe hasreti var. Sendika ağalarının hükmünden işçi sınıfı da, sınıfın kürsüsü de bıkmış artık. İşçi sınıfı devrimcileri bu sınırı da yıkıyorlar. Emeğin gününde emeğin kürsüsü özgürleştiriliyor. Coşkumuz sel oluyor.
Yıl 2007 Taksim diyoruz. 30 yıl sonra 1 Mayıs’ı 1 Mayıs alanında kutlayacağız diyoruz. Faşizm valisiyle çeviğiyle set oluyor önümüze ama ne fayda. Vuruşa vuruşa ilerliyor işçiler, işçi sınıfının öncüleri... Taksim'de pankartımız özgürlüğün, sınır tanımazlığın, militanlığın, baş eğmezliğin simgesi oluyor sınıfın elinde. İlerledikçe özgürleşiyoruz ilerledikçe tek vücut oluyoruz işçi sınıfı olarak.
Yıl 2008 yine Taksim diyoruz. Taksim’de ve her yerde sınıfın diliyle sınıfın militanlığıyla kutlayacağız 1 Mayıs’ı.
1 Mayıs’a sağlıkta yıkım yasası, faşist saldırılar ve burjuvazinin bizleri de içerisine sokmaya çalıştığı iç çatışmalarının içerisinden geçerek yürüyoruz. Sorunlarımız elbette üç kalemde toplanabilecek kadar az değil. Ancak bir yönden de kaynaklarındaki ortaklıktan bakacak olursak da bir o kadar basit.
Okullarımız, hani şu pazar olan, teknoparklarında beyin gücümüzün, atölyelerinde, kol gücümüzün sömürüldüğü, projelerinin tekellere, döner sermayelerin kobilere çalıştığı, bizim olmayan okullarımız. Ana dilimizi konuşamadığımız, ezberci eğitimle alıklaştırıldığımız, böylesi bir eğitim için bile bir taraftan çalışmak zorunda olduğumuz sermayenin çiftliği olan okullarımız. Bitirince çilemizin bitmediği, işsizlik buhranıyla intiharlara sürüklendiğimiz, ucuz nitelikli işgücü deposu olan, YÖK başkanın paralı olmalı dediği (sanki parasızmış gibi) Milli eğitim Bakanı’nın herkesin okuması gerekmez dediği (sanki herkes okuyabiliyormuş gibi) okullarımız. 2008 yılının "akademi"sinde bilgi de, beyin gücümüz de, kol gücümüz de, projemiz, tezimiz de, hayallerimiz de satılık! Geleceğimiz: Diplomalı işsizlik!..
Yıl 2008... Işın kılıçlarıyla uzaylılar değil ama, satırlı silahlı çeteler istila etmeye çalışıyor dünyamızı! Burjuvazi, çevremize geleceksizlik ile örmeye çalıştığı korku duvarını büyütmeye çalışıyor faşizmin "sivil" yüzüyle. Silahları gençliğe çevrilmiş, polis korumasında kaçarken ateş ediyorlar. Korkularını bastırmak istiyorlar. Saldırıyorlar ve her saldırı mutlaka anladığı dilden cevabını da alıyor. Faşizmin resmi yüzü coplarıyla, biber gazıyla çıkıyor karşımıza... Bir başka yüzü soruşturmalarıyla...
Emperyalist kudurganlığın kucağında halklar üzerine tanklarla, toplarla yürüyenler, alkış tutmamızı bekliyorlar katlederlerken. Sömürgenler ve onların devletleri, kardeş halkların bin yıllık özlemlerini imhayla bile yok edemediklerinden, zihinlere nefret ekerek güç toplamayı umuyorlar. Asla!.. Aynı sıraları, aynı atölyeleri paylaşan Kürt ve Türk gençlerinin yalnızca varlıkları dahi ebedi bir kardeşliğin gerekçesidir! Aşağılık hesaplar ve kanlı operasyonların gürültüsünde parçalanmaya çalışan bu kardeşlik, her saldırıda daha da kenetlenen iki el/tek yumruk oluyor, olacak!
Yıl 2008... Gelecekte insan ömrü uzayacaktı değil mi? İnsan ömrü burjuvazi eliyle kısalıyor! SSGSS ile sağlığımız ipotek altına alınmaya çalışılıyor. İşçisinden emeklisine, kamu ve sağlık çalışanına kadar bizlerle beraber emekçi sınıfların bütününe sesleniliyor artık: "Yeterince bedava yaşadınız. Hastalanmamak ve ölmemek de ücrete tabidir!" Saldırılar keskinleştikçe öfke ve direnç de artıyor! Fabrikalarda, hastanelerde olduğu gibi, okullardaki sınıf kardeşlerimiz de yanı başımızda greve gidiyorlar. Genel grev sesleri yükseliyor, alanlar tıka basa!
Kapitalizm yaşlandıkça çürüyor, çürüdükçe saldırganlaşıyor! Düzen içi mevzi kapma için giriştikleri lanet olası yarışta "türban" diye, "seçim" diye bizleri taraftar yapmak isteyen sömürücü saflar, ölü soyuculukta birleşiyorlar. Ve kendi düzenlerine özgü yeni krizlerin faturasını da emekçi ve gelecek emekçi kuşaklara, gençliğe yüklemenin hesaplarını yapmaya başladılar bile!
Geleceksizliği, çürümeyi, bireyciliği, korkuyu ve cinneti her gün yeniden, yeniden üreten bir düzen, işte kapitalizmin kültür dünyası. Bizim değil!
Biz ise tarihten öğreniyoruz. Sınıfmızdan öğreniyoruz. Görüyoruz; bir otobüste aynı koltukta otururken yanımızdakinin yüzüne gülümseyip sesimizi duyurmadıkça yalnızlıktan şikayet etmeye hakkımız yok! Ses olmak için, güç olmak için, yaşamımızın öznesi olmak için örgütleneceğiz, sendikamızı var edeceğiz! Özgürlüğümüz için mücadele edecek, kazanacağız!
Biliyorduk ve duyuyoruz da; yalnızca düzenin bu çatırdama ve dökülmelerinin berbat gürültüsü ve kan emicileri çıkardıkları vahşi sesler yok bu dünyada! Günden güne yükselen ve kulağımıza çalındıkça verdiği ilhamla zenginleşen uyumlu seslerden, armoniden bahsediyoruz. Aylardır, ölümün gündelikleştiği tersaneleri eylem alanına çeviren, kölelik yasalarına karşı Kızılay Meydanı’nı zapteden ve bugün bir ağızdan tarihin o en ölümsüz şarkısını seslendirmeye hazırlanan o devasa orkestradan, işçi sınıfından!
DEVRİMCİ PROLETER GENÇLİK