Sınıfı örgütlemek, mücadelesini yükseltmek ve partinin yolunu buradan açmak. İhtiyaç olan ise güçlü bir politik kavrayış, istikrar, irade ve cesarettir!
Hazırlık Kurultayımızın üzerinden 1 yıl geçti. Bu süre içerisinde 1 Mayıs, 15-16 Haziran etkinliği ve piknik örgütledik, çeşitli eylem ve etkinliklere aktif olarak katıldık. Onlarca işçi toplantısı ve seminerler düzenledik. Bütün bu faaliyetler içerisinde yüzlerce işçi ve emekçiye ulaştık. Ancak, bütün bunları eski çalışma tarzının içerisinden örgütlediğimiz için, doğrudan kurultay çalışmasına geçişimizde, başlangıç noktasındaki güçlerimize döndük. Eski çalışma tarzının içerisinde kaldığımız için, söz konusu faaliyetlerin kurultayla sıkı bir ilişkisini kuramadık, kendinde şeylermiş gibi hareket ettik. Bu nedenle, bu yolla ulaştığımız onca insanı “davetli”, “katılımcı” durumundan çıkarıp bir sonraki faaliyeti birlikte örgütleyeceğimiz bir güç haline getiremedik.
Biz kitle çalışmasında asıl yolu, iç ve çevreleyen güçlerde iç örgü ve örgütlülüğü (DSB’ler, giderek KHK’lar vb.) sağladıktan sonra almaya başladık. Ancak bu noktada da kendi iç engellerimizle yüzleşmek zorunda kaldık. Adeta faaliyetsiz geçen yılların yarattığı kireçlenme, devrimci ruh ve dinamizmde zayıflama, öncelikleri görev ve mücadelenin isterlerinin değil bireysel tercihlerin belirler hale gelmiş olmasının ayaklarımıza nasıl dolaştığını gördük. Teke tek ilişkiden alan çalışmasına geçmekte, sürecin yarattığı iç basıncı devrimci bir enerjiye çevirmekte zorlandık vb. Sınıf çalışmamızın kaldıracı olacak işçi yoldaş ve aktivistlerimiz “katılımcı” olmaktan özne olmaya geçişin zorluklarını yaşadılar. İleriye doğru atılan her adım, olağanüstü bir emek ve çaba gerektirdi.
Kırılmaya yer yok!
Ancak yürüyüşümüzü kesintisiz olarak ileriye doğru zorladık. Olumlu olumsuz tüm yaptıklarımız ve yaşadıklarımız, bize küçümsenemeyecek bir deneyim kazandırdı. Giderek yaptıklarımıza, toplantı ve seminerlerimize damgasını vuran geleceğin sorunlarını tartışmak, kolektif çözüm arayışımız olmaya başladı. Şimdi yeni bir eşikteyiz. Bunu aşmak için birbirini tamamlayan ikili bir zorlanmanın içerisine girmiş bulunuyoruz. Bunlardan ilki, gerek her bir yoldaşın gerekse her bir kolektifin, günlük çalışmasının merkezine devrimci çalışmanın gereklerini koyması. İkincisi ise, cılız da olsa ilk adımlarını atmış olduğumuz alan çalışmasını, yaygın ve çok yönlü bir kitle çalışmasına dönüştürmek. Kendi geriliklerimiz, hatalarımız ve hamlıklarımızla mücadeleyi, sınıf çalışmasının zorluklarını yenmede göstereceğimiz mücadeleyle içiçe örmek.
Bugüne kadar yaşadığımız deneyimler bize gösterdi ki, ne zaman kitlelerle temasa geçsek, yeni güçlere ulaştık. Son aylarda dağıttığımız bildiri ve broşürler, gazete satışları bizi klasik çevremizin dışına çıkararak daha geniş kitlelerle yüzyüze getirdi. Öncüleşmeye açık ve arayış içinde olan işçilere biz bu temas sırasında ulaştık ve ilişkimizi sistemli hale getirebildiklerimiz kurultayımızın aktif çalışanları haline geldiler. Belli bir güç yaratıldı. Ancak, değişik düzeylerde bu çalışmada yer almak için gönüllü olan ya da irade beyan eden işçilerin tümüyle ne yazık ki, sistemli ilişki kurmayı beceremedik. Onları KHK, işçi platformu, vb. değişik biçim ve düzeylerde örgütleyemedik. Bu işçilerden kaynaklanan bir durum değildi. Biz istikrarlı bir ilişki kurup yürütemediğimiz, en küçük bir zorlanmada yüzgeri ettiğimiz için, ısrarlı ve sabırlı bir çalışma tarzından hala önemli oranda uzak olduğumuz için söz konusu işçilerin ancak küçük bir bölümünü aktifleştirebildik.
Hatalardan ders çıkarmak
Bu konuda esas eksikliklerimizden biri, kitle çalışmasının gereklerini bilmemekti. Örneğin, bizimle kurultay çalışması yapmak isteyen işçilere randevu koymak, gelmediğinde en fazla bir randevu daha koyup bir daha arayıp sormamak biçiminde hatalar işlendi. Oysa KOBİ’ler söz konusu olduğunda, işyerlerine girmek, öğle paydoslarında yemek yedikleri mekanlara uğramak, oturdukları kahvelerde onları bulmak pekala mümkündü, mümkün. Bize telefon vb. veren işçilerin haftalarca (bazan da aylarca) aranıp sorulmaması gibi ihmalkarlıklarımız çok oldu. Onları doğal ortamlarında biraraya getirmenin koşulları hiç zorlanmadı. İşyeri, havza dışında görüşmeye çağrıldılar ve başarısız olduk. Bu işçileri arayıp bulduğumuzda ise, çalışmaya gönüllü ve istekli oldukları halde, onları önemli oranda işlevlendirmedik. Çünkü kademeli düşündük. Önce toplantı yapalım, KHK kuralım, ondan sonra ne yapacağımıza karar verelim, ondan sonra birlikte iş yaparız gibi bizi bir yere götürmeyen yöntemlerin dışına çıkabilmekte zorlandık, yaratıcı olamadık. Kurduğumuz KHK’ları toplantı üzerine toplantı koyarak adeta boğduk. Alanı bütünden kucaklamak değil birebir görüşmeler ağırlıklı biçimi oluşturdu. Bu tarzın dışına çıkabildiğimiz oranda da başarılı olabildiğimizi gördük.
Hataları kazanca çevirmek
Bizim bütün bu süreçteki kazancımız, sınırlılıklarımızla, çalışma tarzımızın tıkayıcılığıyla, kendi iç engellerimizle hem pratik çalışmada, hem yaptığımız toplantı ve seminerlerde büyük oranda yüzleşmemiz, işlerin böyle yürümeyeceği konusunda belli bir netlik sağlamamızdır. Eski çalışma tarzının dışına çıkabildiğimiz sınırlı kesitlerde bile, yeni güçlere ulaştığımızı, bir hareket yaratabildiğimizi görmemiz ve artık bunun deneyimine de sahip olmamızdır. Yine bu kesitlerde işlevlenen, önemli oranda da yoldaşlaşan işçi aktivistlerimizin, hızlı bir biçimde kurultay çalışmasının yürütücüleri ve örgütleyicileri haline gelmeleridir. O “sert topraklarda”, kayalıklarda çiçekler yetiştirdik. Sayıları az da olsa, bunlar baharın habercileridir. Adeta sadece şöyle bir dokunarak yarattığımız bu etkinin, ciddi bir yüklenme ve planlı bir çalışmayla ne kadar büyüyebileceğini tahmin etmek ise hiç zor değil.
Bütün bu süre içinde yaşadığımız tutukluğun, zorlanmaların önemli nedenlerinden biri eski tarzın üzerine çıkamamaksa, diğer bir nedeni de, “kitlelerden korkmamız” ama özünde, uzunca bir süre uzağında kaldığımız sokaklardan korkmamızdı. Korkularımızın üzerine çıkmada neden bu kadar zorlandık? Geride bıraktığımız dönemin bizde bıraktığı tahribatın derinliğinde saklıdır bu sorunun yanıtı. Önceliklerimizi belirleyen, mücadelenin öncelikleri değildi, kafaca örgütsüzleşme, günlük yaşamın merkezine farklı önceliklerin konulması, düzeniçileşme, (vb. vb.) ama bütün bunların bir toplamı ve sonucu olarak o mücadelenin olmazsa olmazı olan “Konulan görev yapılmalıdır” anlayışından alabildiğine uzaklaşmaktı. Çünkü her koşul ve şerait altında mücadelenin ve dolayısıyla andaki görevin yapılması merkeze konulduğunda, koşullar ne olursa olsun bunun hayata geçmesi için iradi ve kesintisiz bir çaba harcandığında, bunun için seferber olunduğunda korku ve çekincelerimizle çok kısa bir sürede yüzleşmek ve üzerine çıkmak mümkün olacaktı. İşte şimdi geldiğimiz eşikte, ya bu anlayışla yürünecek, ya da yürünecektir. Ayak sürümelere, bahanelere, meselenin etrafında dönüp durmalara, sorunun kendisiyle yüzleşmekten kaçışa ne bizim ne de sürecin tahammülü kalmamıştır. Geceli gündüzlü harcanan bunca emek ve biriktirilen olumlu-olumsuz bunca deneyimden sonra, kaçacağımız, kendimizi meşrulaştıracağımız ve dayatacağımız bir delik kalmamıştır. Şimdi çok daha deneyimliyiz. Kabuklarımızdan ve ayakbağlarımızdan kurtulmaya başladık bile. Ve gördük ki, takıldığımız her türlü iç ve dış engelin çözümü pratiktir.
Bizim yaşadığımız sorunlar, sınıf mücadelesinin sorunları dışında olamaz ve olmamalıdır. Önümüzdeki süreç, sınıfın birliğini ve birleşik mücadelesini örmenin sorunlarıyla yatıp kalkacağımız, emeğimizin ve gücümüzün yarattığı azami verimi kurultayımıza taşımanın araç ve yöntemlerini yaratacağımız süreçtir. Bugün en önemli sorun başta işçi sınıfı olmak üzere emekçi kesimlerin örgütlenmesi ve sınıf mücadelesinin yükseltilmesi, partiye giden yolun sınıfın ve sınıf mücadelesinin içinden açılmasıdır. Bunun önüne çıkabilecek başka bir sorun, başka bir meşgale düşünülemez bile. Bize gerekli olan politikamızın güçlü bir kavranışı temelinde, istikrar, irade ve cesarettir!
*Ufuk Çizgisi, 2 Ocak 2006 | Sayı: 29