Salı, 23 Aralık 2008 (17 yıl 10 ay önce)
İsviçre'nin Basel şehrinde, İsviçre Demokratik Kitle Örgütleri Platformu (DEKÖP-İ) tarafından "19 Aralık Katliam ve Direnişini Unutmadık Unutturmayacağız" şiarıyla bir gece düzenlendi.
Alınteri okurları, BİR-KAR, İGİF ve İDİF'in organize ettiği gece, Türkiyeli ve Kürdistanlı göçmen işçi ve emekçilerin 350-400 kişilik katılımı ile gerçekleşti.
19 Aralık 2000 tarihinde cezaevlerinde şehit düşen devrimciler için 1 dakikalık saygı duruşu ile başlayan gece, Platform temsilcisinin 19 Aralık katliami ile ilgili konuşması ile devam etti. Daha sonra gösterilen sinevizyon gösteriminde ise katliam ve F tipi tecrit gerçeği anlatıldı.

Geceye İsviçre Devrimci İnşa Örgütü (Aufbau) temsilcisi katılarak enternasyonalist dayanışma mesajları verdi.
19 Aralık sürecini cezaevlerinde yaşayan tanıkların konuşması, direniş ruhunu salona yayarak insanları duygulandırdı. Konuşmalarda devletin katliamcı geleneği de anlatıldı. Buna karşı emekçi halkın örgütlenmesinin zorunlu olduğu belirtildi.
Daha sonra müzik grubunun devrimci türküleri ile devam eden program, şiir dinletisinin ardından Çav Bella marşı ile sonlandırıldı.
İhtilalci Komünistler, TİKB bayrağı ile stand açarak standa gelen ziyaretçilere 19 Aralık katliamı ile ilgili bilgilendirmeler yaptı.

DEKÖP-İ temsilcisinin konuşması
Sevgili Siper yoldaşları, Değerli Dostlar,
Faşist rejimin 19 Aralık 2000'de 20 cezaevinde birden gerçekleştirdiği vahşi katliam ve bu katliama karşı sergilenen görkemli direnişin 8. yılındayız. 19 Aralık, devlet adına sergilenen bir vahşetin ve devrimci tutsaklar adına ise soylu bir direnişin birlikte hatırlandığı bir tarihtir.
Bu tarih, yalnızca iğrenç ve akıl almaz bir katliamla değil, fakat bundan da önemli olarak destansı bir devrimci direnişle anılan bir tarihtir. Bu tarih, Devrim ve Sosyalizm davası uğruna ölümü teredütsüzce göğüslemenin, Türkiye'nin devrimci direnme ve mücadele geleneğinin kırılamayacağının bir kez daha kanıtlandığı bir tarihtir. İşte biz bugün burada bu tarihi unutmamak ve unutturmamak için, bunun hesabının er ya da geç sorulacağına duyulan inancı paylaşmak için bir aradayız.
Bu inançla sizleri İsviçre Demokratik Kitle Örgütleri Platformu adına içten devrimci duygularımla selamlıyorum. Hoş geldiniz dostlar...
Faşist devletin zindanlara yönelik olarak özelliklede 12 Eylül'den beri uygulamaya çalıştığı bir politikası var. Bu politikanın genel planda zindanları faşizmin rehabilitasyon merkezleri haline getirmeyi amaçladığını biliyoruz. Söz konusu rehabilitasyon uygulamasıyla devrimci tutsakların teslim alınması hedefleniyor. Bu politika, emperyalist dünya gericiliği için CİA merkezli uluslararası bir politikadır. Türkiye'de devrimci örgütler ve devrimci tutsaklar bu politikaya onyıllardan beri kararlılıkla direndiler ve zindanlarda büyük bir devrimci direnme geleneği yarattılar. Bu elbette kolay olmadı. Büyük yiğitlikler gösterilerek, büyük fedakarlıklara katlanılarak ve ağır bedeller ödenerek faşizmin teslim alma politikası her defasında püskürtüldü.
Fakat devrimci tutsakları teslim almak, faşist devlet için vazgeçilmez öncelikli bir amaç oldu. Bu amaçla cezaevleri sistematik bir saldırının sürekli hedefi haline geldi. Devlet aldığı her yenilginin ardında daha büyük ve daha kanlı operasyonlara hazırlanıyordu. Hücre saldırısı devletin cezaevi politikasında yeni bir aşamaydı ve devrimci tutsaklar mutlaka hücrelere kapatılmak isteniyordu. '96 yılında çıkartılan 10 Mayıs genelgesinin ardından Eskişehir tabutluğu açıldı. Faşizmin bu saldırısı SAG ve Ölüm Orucu olarak yaşanan büyük zindan direnişiyle yanıtlandı. 12 devrimcinin yaşamına mal olan bu direnişle hücre saldırısı bir süre için geri püskürtüldü. Ancak devlet aldığı bu yenilginin ardında zindanlara yönelik yeni kirli ve kanlı katliamların hazırlıklarına girişti. Amerikancı faşist rejimin 26 Eylül 1999'da Ulucanlar Cezaevi'nde gerçekleştirdiği katliam ile hücre saldırısının startı verildi. Ancak Ulucanlar'da sadece faşizmin vahşeti yaşanmadı, Ankara Ulucanlar Cezaevi'nde hayranlık verici bir direniş destanı yazıldı. 10 devrimcinin yaşamına, onlarcasının ağır yaralanmasına mal olan görkemli bir direniş sergilenerek bu saldırı da püskürtülmüştü.
Ancak faşist devlet Ulucanlar katliamının ardından adım adım F tipi saldırısının hazırlıklarını sürdürmeye devam etti. 6 Ocak 2000'de çıkarılan üçlü protokol ile canla ve kanla kazanılmış bir çok hak tutsakların elinden alınmak isteniyor ve F tipinin zemini döşeniyordu. Trilyonlar harcanarak F tipi cezaevleri birer birer inşa ediliyordu. Bu dönemde yeni bir katliam provası olarak Burdur vahşeti gerçekleştirildi. Ulucanlar vahşeti bu kezde Burdur'da tekrarlandı. Katliam timleri kan döküp kol koparttılar. Bir kez daha devrimci tutsaklara "Ya teslim olacaksınız, ya da öleceksiniz" mesajı verilmek isteniyordu.
Devrimci tutsaklar ise '96 büyük zindan direnişinde, Ulucanlar'da, Burdur ve Bergama'da inançları ve amaçları uğruna bedel ödemede tereddüt etmeyeceklerini, bu uğurda kitlesel ölümlere bile hazır olduklarını fazlasıyla kanıtlamış, "öleceğiz ama hücrelere girmeyeceğiz, inançlarımızdan ve devrimci kimliğimizden vazgeçmeyeceğiz" şiarını sarsıcı bir kararlılıkla yükseltmişlerdi.
Buna rağmen hücre saldırısı devlet için neden vazgeçilmez bir hedefti? Neden devrimci tutsaklar ne pahasına olursa olsun hücrelere kapatılmak ve teslim alınmak isteniyordu? Araç olarak hücrelerin, amaç olarak devrimci tutsakların seçilmesindeki amaç neydi? Devlet zindanları kastederek "Hakimiyet kuramıyor, otorite sağlıyamıyoruz" diyorlardı. Tutsak aldığı, dört duvar arasına kapattığı, onlarca yıllık cezalar verdiği, sistematik olarak işkence yaptığı insanlar üzerinde hakimiyet ve otorite kurmakla neyi amaçlıyordu? Bu soruların yanıtı elbetteki Türk burjuvazisinin ihtiyaçları çerçevesinde anlaşılabilir. Biz burada şu kadarını söylemekle yetinebiliriz.
Devrimciler toplumun bilinçli, kararlı ve öncü güçleridir. Onların kitlelerle buluşmayı ve birleşmeyi başarabilmeleri burjuvazinin, onların adına devleti yöneten katiller güruhunun en büyük korkusudur. Onlar bir toplumun devrimcilerini teslim alabilirlerse o toplumun bilinçsiz yığınlarını kolayca köleleştirebileceklerini düşünüyorlar. Onlar sömürü, yağma ve sosyal yıkım saldırılarını engelsizce uygulamak ve milyonları kapitalizmin köleleri haline getirmek istiyorlar. Bunun içinde devrim odaklarını tasfiye etmek, devrimin sürükleyici güçleri olan devrimci örgütleri ezmek, emekçilerin sesi ve öncü güçleri olan devrimcileri etkisizleştirmek ve devrimci direniş mevzilerini dağıtmak istiyorlar. Devrimci tutsaklara yönelik hücre saldırısı bu ihtiyacın ürünüydü. Devlet cezaevleri şahsında devrimci hareketi, devrimci hareket şahsında ise işçi ve emekçi kitleleri hedef alıyordu. İşte bu amaçla Ulucanlar katliamının ardında devlet, hücre saldırısında sonuca varmak için adım adım daha kirli ve daha büyük kanlı katliamlara hazırlanıyordu. Devletin yeni bir saldırı hazırlığı 20 Ekim'de başlayan SAG eyleminin 19 Kasım'da ölüm orucuna çevrilmesiyle yanıtlandı.
Ölüm orucunu kırmak için 19 Aralık gecesi 20 cezaevine aynı anda saldırı gerçekleştirildi. 19 Aralık sabahı Cumhuriyet tarihinin en kanlı zindan operasyonuna imza atılıyordu. Cezaevleri yakılıp yıkıldı. Dört gün boyunca süren operasyonda vahşetin her türü sergilendi. 28 devrimci kurşunlanarak, yakılarak, zehirlenerek katledildi, yüzlercesi yaralandı ve ağır işkencelerden geçirildi. Hitler faşizminin Göbelsci propaganda tarzını aratmayan bir arsızlıkla "hayata dönüş", "kurtarma" nitelemeleriyle sergilenen kudurganlık tüm insanlığın gözleri önünde bir vahşet uygulamasına dönüşmüştü. Zorbalık, katliam ve işkencelerle devrimci tutsaklar hücrelere kapatılmış ama devrimcilerin iradeleri kırılamamış, bir tek devrimci teslim alınamamıştı.
Eli kanlı katiller güruhu, devletin katletme gücünü kastederek "devletin gücüyle baş edilemeyeceği anlaşılmıştır" diyorlardı. Oysa gerçekten de sadece devrimci iradenin ve inancın gücüyle baş edilemeyeceği kanıtlanmıştı. Dehşet verici katliama, uygulanan vahşete ve işkencelere rağmen direniş kırılamamış, devrimciler teslim alınamamış, hücreler direniş mevzilerine dönüştürülmüştü. Katliam öncesinde 280 olan direnişçi sayısı katliamın hemen ertesinde 2018'e çıkmıştı. Hücrelerde devam eden ölüm orucu direnişi 122 devrimcinin şehit düşmesi, yüzlercesininde sakat kalmasıyla sonuçlandı. Belirtmeye gerek yok ki devrimci tutsaklar ölümüne direnme gücünü, temsil ettikleri işçi sınıfı ve emekçilerden, onların haklı davasından almaktaydılar.
Zindanlardaki vahşet verici katliamla akıllara durgunluk veren soylu direnme kararlılığı gibi birbirine zıt bu iki tablodan biri; çürüyen, miadını dolduran ve bir an önce yok edilmesi gereken bir sınıfa, burjuvaziye aittir. Diğeri ise, geleceği temsil eden, bütün işçi ve emekçileri, yani insanlığı sömürü ve kölelikten kurtaracak olan geleceğin temsilcilerine yani devrimcilere aittir.
Sevgili Dostlar,
Türkiyedeki faşist rejimin yapısal ve dönemsel krizleri sürekli ağır faturalar üretiyor ve bu faturaların işçi sınıfına ve emekçi kitlelere ödetirilmesi gerekiyor. Bunun engelsizce başarılabilmesi için işçilerin ve emekçilerin dizginlenmesi, sindirilmesi, hareketsiz kılınması gerekiyor. Toplumsal muhalefetin tam olarak teslim alınması gerekiyor. Bunun için başka şeylerin yanısıra çıplak devlet terörü kullanılmaktadır. Dışta militarizm, saldırganlık ve savaş, içerde ise sistematik baskı ve terör burjuvazinin temel politikasıdır. Terörün öncelikli hedefi ise devrimci örgütlerdir. Devrimcilere yönelik acımasız bir terör ve şiddet uygulanarak toplum terörize edilmeye, kitleler yıldırılmaya çalışılıyor.
Arkadaşlar,
En ilkel ve ağır sömürü koşullarına, emekçilere, devrimcilere ve Kürt halkına karşı uygulanan keyfi ve sınır tanımaz bir terör ve her türlü katliama rağmen Türk burjuvazisinin ve onun düzeninin geldiği yer çürüme ve kokuşmadır. Türkiye'de çelişkiler keskinleşiyor, mücadele dinamikleri büyüyor. Yeniden devrimci yükseliş döneminin koşulları olgunlaşıyor. Biz devrimciler buna yürekten inanıyoruz. Zira biz devrimciler Türkiye'nin toplumsal mücadele dinamikleri, dolayısıyla devrimci birikim ve olanakları konusunda son derece iyimseriz. Bu ülkenin bir devrim ülkesi olduğunun da bilincindeyiz. Devrim ülkesi aynı zamanda siyasal gericiliğin katmerleştiği, toplumu sindirme operasyonlarının sürekli gündeme getirildiği, baskı ve terörün yoğunlaştığı bir ülkedir. Fakat devletin baskı ve terörü, işkence ve katliamları Türkiye de devrimci bir dalganın yükselişini engelleyemeyecektir.
Devrimci tutsakların ve devrimci örgütlerin insanlığın kurtuluşu uğruna ödedikleri bedel gerçekten de ağırdır ve daha ağır bedeller de ödenecektir. Devrim ve sosyalizm davası bu bedellerle büyüyecektir. Bu topraklarda devrimin zafere ulaşma potansiyeli bu bedeller üzerinde yükselecektir. Er ya da geç gelecek işçi sınıfı ve emekçilere, onların öncüleri ve önderleri olan devrimcilere aittir. Bu inançla sizleri tekrar selamlıyorum.