Avukatlığın halesi de kalktı!

Savunma hakkının kullanımı salt avukatların sorunu değil tam tersine halkın savunma hakkını savunmasıdır.

GÜNCEL
Salı, 16 Ocak 2007 (19 yıl 9 ay önce)

2006 yılında tüm işçi direnişlerinin en başta gelen ortak keseni, ücret alacaklarının ödenmemesi olmuştur. Bu durum sadece işçi alacakları için değil; diğer emekçi kesimler için de geçerlidir. Uzun bir dönem orta sınıfa dahil edilen avukatlar, artık sosyal konum itibariyle olsun maddi durumları itibariyle olsun, işçilerle neredeyse eşitlenmiş durumdadır. Özellikle ruhsatını yeni almış, henüz bir çevre oluşturamamış -zaten baştan zengin olan veya zengin bir çevresi olanların dışında- çoğunluk için tek geçim kaynağı olan CMK ödemeleri 10 aydır hakkedildiği halde yapılmamaktadır.

Mesleğin “paryaları”: CMK avukatları

1992 yılında AB‘ye girilecek diye çok sınırlı da olsa ilk uygulamasıyla karşılaştığımız CMK, eski adıyla CMUK (yakalanan, gözaltına alınan kişilere ücretsiz müdafi veya avukat tayini) gittikçe gelişti. Ve 2005 yılında yeni çıkan Türk Ceza Kanunu ve CMK ile, tam da demokrat ve ilerici diyebileceğimiz tüm avukat kesiminin istediği yaygın uygulamaya büyük oranda kavuştu. Artık neredeyse herkes gözaltına alındığında veya bir ceza davasında yargılanıyorsa ücretsiz bir müdafii yardımından yararlanıyordu. Bu nedenle de polisler “suçla mücadelede” avukatları engel olarak görmeye başladılar. Kendi bildikleri tarzda -ki bu bildikleri tarzın ne olduğu herkesin malumu!- “suçlu” diye tanımladıkları kişilerin haklarının olmasına elbette alışamazlardı.

İstedikleri nihayetinde oldu: Önce 6 Aralık 2006‘da yasa değişti. Artık herkes zorunlu müdafi hakkından yararlanamayacak. Alt sınırı 5 yıldan fazla hapis cezasını gerektiren suçlarda zorunlu müdafi ataması devam ederken, 5 yıl ve daha az ceza gerektiren suçlar için zorunlu müdafi tayini ortadan kaldırıldı. Bunu günlük konuşma diline çevirirsek; artık çok ciddi cezalar gerektiren suçlar haricinde kimseye “devletin kesesinden” avukat atanmayacak!

Buna gerekçe olarak yukarıda açıkladığımız savunma hakkının artık lüks kabul edilmesi yanında uygulamanın yaygınlaşmasından dolayı devletin avukatlara olan trilyonları bulan borcundan kurtulmaya çalışması da vardır. Anayasasında her çalışma ve hizmetin ücret gerektirdiğini, angaryanın yasak olduğunu yazan devlet, kendi hukukuna uymamaktadır. Üstelik bu aynı hukukun uygulayıcısı konumundaki avukatların bir şey yapıp edememeleri de ayrı bir trajedi ve/veya komediye dönüşmüş durumda…

Sefalet ücretleri!

İlkin verilen ücrete bakalım: 2005 yılında hazırlık aşamasında karakol, savcılık ve ilk hakimin önüne çıkarılması yani sorgu için verilen ücret, her bir aşama için 120 YTL idi. Mahkeme atamaları için ise şu ücret uygulanıyordu: Sulh ceza için 120 YTL+masraf, asliye ceza davaları için 150 YTL+masraf, ağır ceza davaları için ise 250+masraf idi. Bu tarife 2007 için yaklaşık yüzde 30 oranında arttırılmış olmasına rağmen çok düşük. Çünkü örneğin İstanbul Barosu‘nun sulh ceza davası için belirlediği asgari ücret tarifesi 2000 YTL’den, asliye ceza için 3 bin 300′den, ağır ceza davası içinde 5 bin 500′den az olamaz. Türkiye Barolar Birliği‘nin belirlediği rakamdan az ücret almak da yasaktır. Fakat bırakın bu angarya ücretinin normal yasal en aşağı sınırına yükseltilmesini, Adalet Bakanlığı 10 aydır birikmiş alacakları dahi ödememektedir. Yukarıda CMK ücret tarifesi olarak verilen 120, 150, 250 rakamları için de en az yüzde 40 kadar vergi alındığı düşünüldüğünde, komedi ve trajedinin boyutu anlaşılır. Yine bir avukat yapılan ödemelerden bu kadar vergiyi bir ay içinde tahakkuk ettirip ödemediği takdirde her ay faiz ödemekle yüzyüze kalırken, bu kadar zaman geçmiş olmasına rağmen devletin bir kuruş faiz ödememesinin anlayışla karşılanması beklemektedir.

Çalışma koşulları üzerine de birkaç şey söylemek gerekiyor: Genelde gözaltılar gece olmaktadır. Avukat gecenin bir yarısı uyanıp karakola gider. Şahısla görüştükten sonra ifade alma işlemine katılır, ertesi gün gündüz kolluktan gelecek çağrıyı bekler. Artık savcılığa öğlen mi çıkarılır akşam mı belli değil ve avukat başka iş yapma olanağı olamadan her an çağırılma durumuyla karşı karşıya kalabilir. Bir de bu gidilen yer TMŞ ise bir günde bitmez, ilk gidişten iki veya üç gün sonra ve çoğunlukla polisleri "nedense" ifadeleri gece yarısından sonra almasından dolayı bir ikinci defa da gece gitmek zorunda kalınır. Şüpheli savcılık ve/veya hakimin önüne çıkarıldığında bir üçüncü gününü vermek zorunda kalır. Hepi topu 80 YTL için. Bir de işin kendinden kaynaklı zorlukları da vardır. En başta geleni, polisler bekletirler; şüpheli şahsın dosyasını göstermezler. Hem zaten ne gerek vardır; ki ya kabul ediyordur suçunu ya da zaten etmiyordur! Evrakları incelemek için bir sürü uğraşmaktan başka, bir de bu TMŞ ise saatler süren tartışmalara girmek zorunda kalınır. Tüm bu görevi savsaklayan avukatlar da vardır. İşin bu biçimsel boyutunu yerine getirmekle kalırlar. Hatta karakola bile gitmezler. Polislerle gizliden anlaşmalıdırlar. Polis tutanakları hazırlar gerekirse avukatın evine getirip avukatın imzasını alır, işi bitirir. Böyle de yapılan hizmete uygulamada mutemet avukatlık denilmektedir.

Davalar ise ayrı bir zorluk! Özellikle ağır ceza ve bu Beşiktaş Ağır Ceza ise bazen 70 klasörü bulan dosyanın hepsinin zaten fotokopisi çektirilemez. Gerekli evraklar çektirilse bile hem cepten para vermek, hem kişinin savunması dosyanın tümü bilinmeden yapılmak zorunda kalınır. Veyahut Baro odalarında fotokopinin bedeli kağıt başına 10 kuruş iken orada 150 kuruştur. Barodan dosyanın tamamını ya da en azından önemli yerlerini çekmek için masraf istense, o da verilmez. Velhasıl avukatın, üstünkörü dosyaya hakim olmadan duruşmaya girmek ve işini en iyi yapmak dışında bir seçeneği yoktur.

Halkın savunma hakkı gasp ediliyor!

Tüm bunların dışında yıllarca süren davaları takip etme zorunluluğu vardır. Bir defa duruşmasına mazeretsiz gidilmediğinde hemen avukatın hakkında görevi kötüye kullanmaktan soruşturma ve dava açılması ve bunun sonucunda mesleği bir daha yapamama riskinin olması, yukarıda sayageldiğimiz trajedinin boyutunu katmerlendiriyor. Ama bir komedidir de: Çünkü mesleği insanların haklarını savunmak olarak da tarif edebileceğimiz avukatların kendi haklarını aramaktan aciz olmaları ve bu konuda baroların da bir şey yapsalar bile etkin olamamaları başka türlü açıklanamaz. Bilindiği gibi TBB geçtiğimiz Ağustos ayında 10 günlük atama yapmama -bir nevi grev- kararı almış ve bunu uygulamış, sistemin ciddi oranda bu hizmetten gelen gücün kullanılması sonucu kilitlenmesi üzerine Adalet Bakanlığı hemen bir yerden bütçe çıkartmak zorunda kalmıştı.

Peki bu bir yandan trajedi bir yandan komedi olan durum nasıl çözülür: Avukatların çoğu artık işçileşmiştir ve işçi mücadelesi araç ve tarzı dışında bir mücadele tarzıyla haklarını alamazlar. Bir bölgede bir fabrikanın işçilerinin hak mücadelelerinin başarısı nasıl ki diğer işçi kardeşlerinin desteğine bağlıysa; avukatlar için de aynı şey geçerlidir. Avukatların yaptığı hizmet, salt devletin bakış açısı gibi kamu hizmeti veya memurluk olarak görülemez. Ayrıca halka yapılan bir hizmettir. Bir şekilde savunma olanağından mahrum olan bir halk, demokrasi mücadelesini de istenilen seviyede sürdüremeyecektir. Bu nedenle savunma hakkının kullanımı salt avukatların sorunu değil tam tersine halkın savunma hakkını savunmasıdır. Avukatların mesleki bu yönlü talepleri de halkın savunma hakkına sahip çıkması bağlamında aktif desteği olmadan başarılı olamayacaktır.

Adalet özelleştiriliyor!

Yaşamın tüm diğer alanlarında nasıl ki bir özelleştirme saldırısıyla karşı karşıya isek aynı şey savunma hakkı için de geçerli olmaya başlamaktadır. Adalet özelleştiriliyor. Adalet Bakanı ile Baroların, sorunun çözümü için yaptığı görüşmelerde bakanın bizzat ağzından dökülen “Fazla uğraştırmayın, İngiltere Londra’da yapıldığı gibi bu işi özel avukatlık şirketlerine ihale ederiz. Sizi de devreden çıkartırız” sözleri, durumun tüm halk kesimleri için önemini arttırmaktadır. Kısaca, öngörülen bir gelecekte savunma hakkı ve adalet gittikçe özelleştirilecek fakat; yanı sıra devletin kişileri cezalandırma hakkı-tekeli çok daha katı bir şekilde uygulanacak demektir.

Londra örneğini biraz açarsak durumun vehameti daha iyi anlaşılır: Londra’da küçük küçük örgütlenmiş yığınla özel şirket gibi baro vardır. Ya da her semtin, her ilçenin bir barosu vardır. Oranın halkı, yılda veya ayda belli bir miktar aidat yatırıp olası bir hukuki sorunla karşı karşıya kalması durumunda aidatını ödemiş olmak şartıyla o yerel barodan bir avukatın hukuki yardımından istifade edebilmektedir. İngiltere’de cezalandırma yetkisi dışında devlet tamamen aradan çekilmiş durumdadır. Şimdi bunun ilk adımı olarak, aslında ücretsiz olan ceza yargılamasında yargılama giderlerine avukatlık ücretini de ekleyerek ve büyüterek ve artık ciddi ciddi tahsiline girişerek insanları icralık yapmaya başlamalarıdır. Devlet hem seni yargılıyor ve ceza veririm diyor; hem de yargılama için yaptığım avukatlık ücreti başta olmak üzere -belki bir süre sonra hakim ve savcıların ücretleri de!- yargılama masraflarını da sana ödetirim diyor.

İşte görüldüğü gibi yargıda da özelleştirme dönemine girişin adımları atılıyor. Bunun toplam faturası da elbette halka ödetilecek. Avukatların da artık işçiler gibi örgütlenmekten başka çaresi yok. Avukatların, işçilerin hak mücadelelerine kitlesel ve hukuki desteklerini sunmasının yanında; emekçilerin de hem avukatların hak mücadelesine hem de kendilerini direkt ilgilendiren savunma hakkına sahip çıkmaları dışında bir seçenek görünmemektedir.


Ufuk Çizgisi, Sayı: 54