Tutanaklardan yansıyan -II

AKP’nin son girişimini bir ‘iç süreç’ olarak yorumlayan sığ yaklaşımlar fazlasıyla yaygın ve revaçta

GÜNCEL
Perşembe, 7 Mart 2013 (13 yıl 8 ay önce)

İmralı’daki görüşme tutanaklarının kamuoyuna yansıması üzerine hem Kürt hem de Türk cephesinde bu süreçten ciddi ciddi “barış ve çözüm” bekleyenlerin yürekleri ağızlarına geldi. BDP adına İmralı’ya kimlerin gidip kimlerin gidemeyeceğine karar yetkisini bile kendinde gören -ve ne yazık ki Kürt hareketinin de onun bu küstahliğini sineye çektiği- Tayyip Erdoğan megolamanının bu kez bu sızmayı bahane ederek “masayı devirmesinden” korktu “barış” rüyası gören bu hayalperestler.

Sudan bahanelere sarılarak ya da bir bahane icat edilerek vazgeçilen daha önceki “açılım”, “toplumsal uzlaşma”, “Oslo süreci” gibi süreçlerin başlarına gelenler düşünülünce bu yersiz bir kaygı olarak görünmeyebilir belki ilk anda. Ama aslında bu seferki sürecin öncekilerden farkının pek de farkında olunmadığını bu kaygılardan da görebiliriz.

Daha önceki girişimler, o sıralar gündemde öne çıkan merkezi konular olarak genel seçimler, Cumhurbaşkanlığı seçimi ya da Anayasa referandumu gibi süreçleri ‘kazasız-belasız atlatmak’ üzere zaman kazanmayı esas alan taktik karakteri baskın girişimlerdi. Burjuva kamp içinde siyasal gücün geleneksel dağılımı ve buna bağlı iktidar yapılanmasıyla kapışma içindeki AKP-Cemaat koalisyonu açısından muhalefet dinamiklerinin geçici de olsa olabildiğince soğutulup karşıtlar cephesinin daraltılması hayatı bir öneme sahipti. Hatırlanacak olursa, “Habur” ve “Oslo” süreçleri dışında “Alevi açılımı”, “Roman açılımı”, “Ermeni açılımı” vb. gibi “açılım” aldatmacaları dizisi peşpeşe o evrede gündeme geldi. Sonuçta, bölgeselleşmiş bir sorun ve mücadele olarak Kürt sorununun özgünlüklerinden dolayı uluslararası etken ve dinamikler yine işin içinde olmakla birlikte ‘iç’ dinamiklerin rolü ve taktik hesaplar o girişimlerde daha baskın ve belirleyiciydi. Bu yüzden zaten başlatılmaları gibi sudan bahanelerle bitirilmeleri de “beklenmedik” biçimlerde oldu.

AKP’nin yine “beklenmedik” bir zaman ve biçimde, üstelik doğrudan Abdullah Öcalan’ı muhatap alarak başlattığı bu son girişimin gerisinde de iç politikaya yönelik küçük ve ucuz taktik hesaplar yine var varolmasına. Fakat bu kez onu hem böyle bir girişimde bulunmaya zorlayan etkenler hem de zorlayan güçler öncekilerden farklı.

Bu bağlamda, AKP’nin kendisinin “tercih ettiği” bir yönelimden çok bir yerde “mecbur bırakıldığı” bir süreçten söz etmek yanlış olmaz. Kendisinin çizdiği sınırların dışına çıkan en küçük bir hareket ve söze bile tahammül edemeyecek ölçüde megalomanlaşmış bir otokrat olarak Tayyip Erdoğan’ın kendisi başta olmak üzere neredeyse bütün bakanların sıraya girerek “süreç herşeye rağmen devam etmeli ve edecek” korosu oluşturmalarının gerisinde de bu ‘zorlayıcı’ dinamikler yatıyor.

Kürt sorununun bölgesel karakteri yanında Ortadoğu’da bugün yeniden kızışmış olan çatışmaların dünya-tarihsel bağlantılarını ‘unutarak’ AKP’nin son girişimini salt başkanlık sistemi ve yeni anayasa tartışmaları ekseninde şekillenen bir ‘iç süreç’ olarak yorumlayan sığ yaklaşımlar fazlasıyla yaygın ve revaçta. Halbuki bu süreci yeniden tetikleyip güncelleştiren etken ve güçler ‘iç’ten çok ‘dış’ta. AKP’nin yeni anayasa ve başkanlık sistemi konusundaki taktik hesapları, bunların yanında ikincil bir konum ve öneme sahip.

Zaten bu sürecin gündemleşmesini -dolayısıyla da olası seyrini- tek bir etkene bağlı olarak açıklamaya kalkmak ayrı bir yanlış. Herbiri birbiri üzerinde de etkili bir dizi etkenin yanı sıra işin içinde birçok aktörün olduğu -ve daha da girebileceği- karmaşık bir süreç bu.
Bu etkenlerin başında, küresel ve bölgesel düzeyde yaşananların Türkiye’yi, başta güvenlik olmak üzere pekçok parametresini değiştirmek zorunda bırakmış olması geliyor. İran-Suriye-Irak çemberinde emperyalist kamplar ekseninde yaşanan kaos ve belirsizlik durumu, Türkiye’nin güvenlik korkularını büyütmüş ve derinleştirmiş durumda. Bu aslında bugün ortaya çıkan, bu anlamda ‘konjonktürel’ bir korku değil. Baştan beri “Ortadoğu’nun Balkanlaşması” riskini içeren hatta kontrollü bir biçimde bunu hedefleyen “Genişletilmiş Ortadoğu Projesi”nin işlevi ve sonuçlarının farkında olmaktan kaynaklanan bir korku bu. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül başta olmak üzere “devlet aklı”nın kimi temsilcileri tarafından zaman zaman dile getirilen, “içimizdeki sorunları eğer biz kendimiz çözemezsek, yarın bir gün başkaları müdahale edip çözmeye kalkar” argümanı bu korkunun dışa vurumundan başka bir şey değil.

Bu korku, büyüklüğüyle doğru orantılı bir ‘iç istikrar’ ihtiyacını da beraberinde getirip yakıcılaştırıyor. Bölgesel bir karaktere sahip olan Kürt sorununun entegre yöntemlerle sisteme eklemlenip özümsenme çabası da öncelikle buradan kaynaklanıyor.

Kürdistan’ın istisnasız bütün parçalarında etkin bir güç olarak PKK’nın silahlı varlığının ve Kuzey’de kitleselleşmiş militan bir halk direnişi özelliğini büyüterek sürdüren Kürt ülusal hareketinin bir türlü bastırılamayışı yetmezmiş gibi buna bir de Kürtlerin Suriye’de kazandıkları güç ve etkinlik eklenince, Türk tekelci burjuvazisi için de müttefiki Batılı emperyalist güçler açısından da sorunun bir biçimde bir an önce stabilize edilmesi ihtiyacı haliyle büyüdü. Türkiye’deki Kürt sorununu “çözmekten” çok ’soğutup soğurmayı’ amaçlayan yeni “açılım” girişimi öncelikle buradan okunmalı.

Sorun salt bir ‘istikrar arayışıyla’ sınırlı değil elbette.Yanısıra emperyalist kapitalizmin yapısal krizi koşullarında Türk burjuvazisi, bölgesel konumunu da kullanarak bir sıçrama yapmak istiyor. Bölge pazarlarına daha geniş ve derinlemesine girmek, bu arada özellikle de kimi petrol alanlarında avantajlı bir konuma kavuşmanın yanında güvenli bir enerji nakil güzergahı haline gelme hayalini kuruyor. İsrail’den sonra bölgede görece en gelişkin kapitalist altyapıya sahip bir güç olarak ekonomik yönden de bölgesel yatırım üssü ve çekim merkezi konumuna sıçramayı hedefliyor.

Derinleşmeye devam edeceği açıkça ortada olan kriz koşullarında bu onun için büyük bir avantaj demek. Türk tekelci burjuvazisinin önemli bir kesimi, askeri yöntemlerle bastıramayacağını bir kez daha gördüğü Kürtleri ve Kürt ulusal hareketini, Ortadoğu’ya yönelik stratejik planlarının önemli bir bileşeni haline getirmeyi artık bu yüzden daha “gerçekçi” ve “akılcı” bir strateji olarak görüyor.Bu rüyaların gerçekleşebilmesi, dönüp dolaşıp yine ‘iç istikrarın sağlanması’ noktasında düğümleniyor. Kürt sorununun bir biçimde soğutulup stabilize edilmesi ise ‘iç istikrarı sağlamanın’ başta gelen koşulu.

Daha önce de işaret ettiğimiz gibi üstelik bu sadece Türkiye’yi ilgilendiren bir ‘iç’ sorun değil. Bu, aynı zamanda ABD ve AB emperyalizmleri tarafından da onaylanıp desteklenen bir konsept. Çünkü ABD ve AB’nin Suriye, Irak ve İran’a yönelik politikaları, en az Türkiye kadar hatta ondan daha fazla, Türkiye’de Kürt sorununun bir an önce bir biçimde “çözümünü” gerektiriyor. Daha 3-4 ay öncesine kadar gözüdönmüş bir şovenizmi köpürtmeye soyunmuş olan AKP hükümetini bir anda İmralı’da pazarlık masası kurmaya ‘zorlayan’ temel etkenlerden biri de bu zaten.

Bu yüzden bu süreç öncekilerden daha ‘dayanıklı’ ve ‘uzun süreli’ olacağa benziyor. Bu elbetteki onun gerilimsiz, çatışmasız, çekişmesiz ve kesintisiz bir süreç olarak seyredeceği anlamına gelmiyor. Tıpkı bu sürecin, Türk tekelci burjuvazisini ve rejimi fazla zorlamayacak sınırlar içinde de olsa “samimi” bir “barış ve çözüm arayışı” anlamına gelmediği gibi…

İşin kötüsü, sürecin özünde Kürt ülusal hareketini evcilleştirmenin de ötesinde emperyalistlerin ve Türk tekelci burjuvazisinin bölgesel hesap ve stratejilerine eklemlemeyi amaçlayan tasfiyeci karakterini ayan beyan gösteren belirtiler gibi AKP’nin bu konudaki sıkışmışlığını sergileyen belirtilerin de çokluğuna ve bütün çıplaklığına rağmen Kürt ülusal hareketinin temsilcileri -en azından şu ana kadar sergiledikleri profil ve yaklaşımlar itibarıyla- bunun yeterince farkında görünmüyorlar. “Süreci sabote eden konumuna düşmemek” gibi yersiz bir korkuyu esas alıp adeta buna teslim olarak hem talepler boyutuyla hem de sadece moral değil siyasal açıdan da önemli konularda sürekli alttan alan bir profil sergileniyor.

Söylemlere bakıldığında, doğrunun sadece bir yönünün abartılmasına dayalı “AKP’yi masaya oturmaya biz mecbur bıraktık” şeklinde bir söylem dillerden düşmüyor. Buna karşın pratikte hem talepler konusunda hem de duruş olarak ‘mecbur bırakan’dan çok ‘mecbur bırakılan’ algısını besleyen tavizkar bir yaklaşımla hareket ediliyor.

Bizzat bu yaklaşımın kendisi, sürecin Kürt ve Türk emekçileri açısından olduğu kadar bölge halklarının geleceği açısından da içerdiği tehlikeleri ve korkuları büyütüyor.