Esas tehlike

Burjuvazinin sınıf olarak egemenliğinden ve sistem olarak neoliberal kapitalizmden koparılmış bir ‘AKP düşmanlığı’ ciddi tehlikeler yaratıyor

GÜNCEL
Pazartesi, 9 Aralık 2013 (12 yıl 10 ay önce)

Seçim tarihi yaklaştıkça kamuoyundaki genel eğilim ve beklentiler de belirginlik kazanıyor. Geçmiş seçimlerde seçmen tercihlerine yön veren değerler dizisinin (paradigma) temel taşını gözüdönmüş bir Kürt düşmanlığı oluştururdu. Burjuva düzen partilerine ilişkin tercih farkları bundan sonra gelir, çoğu kez bunun dolaysızca bir devamı olarak şekillenirdi. 1990′larda DYP’nin, sonrasında DSP ve MHP’nin yükseliş ve düşüşleri bu paradigmanın en çarpıcı sonuçları olarak hatırlanabilir.

Öncesi de olmakla birlikte özellikle 2009 seçimlerinden beri bu paradigmanın yerini bir başkası aldı: AKP düşmanlığı. Tıpkı Özal’ın ANAP’ı, Çiller’in DYP’si gibi 2000′ler sonrasında ‘zamanın ruhunu’ temsil eden has bir neoliberal parti olarak AKP, ekonomide olduğu gibi siyasette de ‘azami’ peşinde koşan doymak bilmez kar ve iktidar hırsını gitgide daha pervasız biçimlerde kustukça, toplumdaki siyasal saflaşmalar da öncelikle buna göre şekillenir oldu.

Burjuvazinin sınıf olarak egemenliğinden ve sistem olarak neoliberal kapitalizmden koparılmış bir ‘AKP düşmanlığı’ öyle bir akıl tutulması yaratıyor ki, kendisini “solda” gören, hatta bir zamanlar hasbelkader devrimcilik yapmış insanları bile MHP ya da İP adındaki tescilli faşist çetelere yakınlaştırabiliyor!!! Sırf “AKP karşıtı” oldukları gerekçesiyle bunlara oy vermek düşünülebiliyor!!!..

Bu akıl almaz siyasal körleşme, 1990′ların gözüdönmüş Kürt düşmanlığından da hala kurtulamamış kesimlerle sınırlı değil. Kendisini “solda” gören, “halkçı”, “sosyalist” hatta “komünist” olarak tanımlayan kimi çevreler içinde de etkili. Gerçi bu noktada da işin içine sinsi bir şovenizm giriyor. Bu örneğin Aleviler içinde ya da TKP gibilerinde daha koyu ve belirgin, Halkevleri tabanı ya da küçük burjuva milliyetçi bir antiemperyalizm kavrayışına sahip çevreler içinde görece daha flu. Ama sığ bir ‘AKP düşmanlığı’ ile birleşik olarak mutlaka bir biçimde var. Hatta bazılarında bu akıl tutulmasına yol açan başlıca nedenlerden birini bu şoven ‘Kürt düşmanlığı’ oluşturuyor.

“Yeter ki AKP’den kurtulalım” yaklaşımını her şeyin üzerinde tutan bu reaksiyoner sığlık, yerel seçimler arefesinde karşımıza en başta sırf ‘AKP düşmanlığı’ üzerine kurulu özden yoksun, ilkesiz ittifak arayışları biçiminde çıkıyor. Dahası, sınıfsal ayrım ve çıkar farklılıklarının bir tarafa bırakıldığı, ideolojik-siyasi sınırlar ve farklılıkların silikleştiği, “yağmurdan kaçalım derken doluya tutulma” sonucunu doğuracak yaklaşımlara kaynaklık edebiliyor. Bu oportünizmin bugün gündemdeki en çarpıcı örneği Mustafa Sarıgül etrafında yaşanan tartışmalar.

Mustafa Sarıgül kim?.. Neyi temsil eder, özelliği nedir bu adamın?.. Üç sözcük yeter bu figürü tanımlamaya: Belkemiksiz, yiyici, kariyerist… Yüzünde plastik bir maske gibi duran gülümsemesi bile hesaplı bir politika cambazı. Sosyal demokrat geçinir ya da zaman zaman öyle görünmeye çalışır. Ama Fethullah Gülen’den Tayyip Erdogan’a, şoven milliyetçi çevrelerden devrimcilere hatta komünistlere kadar herkese mavi boncuk dağıtmasıyla ünlüdür. İstanbul’da kentin arsızca yağmalanmasına dayalı rant üretiminin -bununla doğru orantılı olarak rüşvet ve yiyiciligin- yüksekliğiyle ünlü Şişli’nin belediye başkanıdır yıllardır ve gözünün çok daha yükseklerde olduğunu da saklamamaktadır. Şimdi CHP bu rüzgar gülünü İstanbul’da aday göstermeye hazırlanıyor. Bu ilişkinin katalizörü de yine “AKP’den kurtulma” saplantısı. Sarıgül CHP’ye kendini “İstanbul’u AKP’nin elinden alabilecek tek aday” olarak dayatmış; Adana, Hatay hatta Ankara gibi kentlerde AKP’yi geriletme adına hırsızlıktan sabıkalı sağcı ya da yılların MHP’lisi faşistleri aday göstermeyi düşünebilecek kadar belkemiksizleşen CHP de aynı saplantıdan hareketle onun şantaj ve dayatmalarına teslim olmuştur.

Bu seviyesiz ilişkiye bu sınırlar içinde “kendilerinin bileceği iş” gözüyle bakılabilir. Lakin bazı kesimler, “sol” hatta “sosyalistlik” adına bu belkemiksizliğe ortak olunmasını savunuyorlar. “Akılcı politika” etiketiyle yutturulmaya çalışılan bu ilkesizliğin pazarlanması sırasında da yine aynı gerekçe karşımıza çıkıyor: “Yeter ki AKP’den kurtulalım. İstanbul’u onun elinden alalım…”.

Önümüzdeki yerel seçimler ve hemen arkasından gelecek 2 seçimde ortaya çıkacak sonuçların, Türkiye’nin siyasal ve toplumsal geleceği bakımından önemi açık ve ortadadır. AKP’nin İstanbul gibi bir metropolde geriletilmesinin bu açıdan taşıdığı önem de tartışılmazdır. Ancak bu doğrulardan hareketle, “yeter ki AKP’yi geriletecek bir sonuç elde edilsin, bunun kimlerle kolkola girilerek nasıl elde edildiği hiç önemli değil” şeklinde bir yaklaşımla hareket edilmesi oportünizmin dikalasından başka bir şey değildir. Diğer her şey şimdilik bir yana, bunun, “fasizmi -aynı anlama gelmek üzere ‘askeri vesayeti’- geriletme” adına neoliberal AKP gericiliğinin ideolojik-siyasal hegemonyasını pekiştirme sürecine omuz veren “İkinci Cumhuriyetçi” liberal ahmaklıktan ne farkı vardır?..

Burada sorun ne tek başına Mustafa Sarıgül sorunu ne de salt İstanbul’la sınırlı. “Hangi aday” ya da “hangi parti” sorusundan da önce önümüzdeki yerel seçimde emekten ve emekçilerden yana bir politikanın hangi ilkesel esaslar temelinde, nelere öncelik vererek şekillenmesi gerektiği sorunu burada tartıştığımız.

Emeğin ve insanlığın kurtuluşundan yana tutarlı bir sosyalist bakış açısından nettir aslında bu sorunun yanıtı. Bu açıdan aranması gereken ilk ve temel koşulu, net bir kapitalizm ve burjuvazi karşıtlığı oluşturur. Türkiye ve Kuzey Kürdistan’ın bugünkü gerçekliğinde bütün toplumsal sorun ve çatışmaların temelinde yatan belirleyici çelişki ve eksen olarak emek-sermaye çelişkisinde emekten yana net ve tutarlı bir duruş sahibi olmak şeklinde de ifade edebiliriz bu tayin edici koşulu. Tabii bu duruş, lafta kalmayıp kendini pratikte göstermiş olmalıdır.

İlk bakışta “basit ve beylik bir kalıp” olarak görünebilir bu temel koşul belki bazılarına. Ancak örneğin Brezilya’da sözde İşçi Partisi iktidarında gördüğümüz cinsten başlangıçta belirgin bir ‘halkçı’ karakter taşıyan Latin Amerika deneyimleri olsun, ister İngiltere Almanya veya Fransa’daki bazıları “sosyalist” geçinen sosyal demokrat hükümet deneyimleri olsun, isterse Vietnam ya da Güney Afrika’daki gibi özde ulusal karaktere sahip devrimlerin sonraki evrimleri gözönüne getirilecek olursa eğer, genellikle liberal küçümsemelere hedef olan bu “basit kalıbın” gerçekte ne kadar derin, kapsayıcı ve tarihsel bir anlama sahip olduğu gerçeği daha kolay görülür.

Tanımlanmış net bir içerikten yoksun, üstelik sorunu kapitalist sistem sorunundan koparılmış belli bir parti hatta kişi düşmanlığına indirgeyen yüzeysel ve dar bir “AKP düşmanlığı”nın körleştirici rehaveti yerine emeğin kurtuluşunu hedefleyen bir sistem karşıtlığı esas alınacak olursa eğer, CHP gibi bir partinin ve onun göstereceği herhangi bir adayın desteklenmesi ‘teorik bir olasılık’ olarak dahi düşünülemez. Bütün burjuva düzen partilerinin mali sermayenin ihtiyaç ve çıkarlarına tam bir sadakat temelinde aynılaştığı neoliberal dönemin sosyal demokrasisinin işçi sınıfı ve emekçilere neler verebileceğini görmek isteyen, İngiltere ve Almanya örneklerine de gerek kalmadan Fransa’da üstelik adı da “sosyalist” olan hükümetin yaptıklarına bakması yeterlidir. Belki o kadar uzağa gitmeye de gerek kalmadan, elindeki istisnasız bütün belediyelerde sendikasız taşeron işçi çalıştıran, “kentsel dönüşüm” yağmasına çanak tutmakla da kalmayıp özellikle İstanbul ve İzmir’in ilçelerinde bu yağmanın başını çeken, tek tük bazı istisnalar dışında emekçiler yararına tek bir proje ve uygulaması olmayan CHP’li belediyelerin pratiklerine göz atmak yeter. CHP’li belediyeler bugüne kadar AKP’lilerden farklı sayılabilecek nasıl bir belediyecilik yapmışlardır ki, bundan sonrasına ilişkin onlardan farklı bir pratik beklensin?…

Zaten mademki önümüzdeki ilk seçim yerel yönetimler için yapılacak belediye seçimleridir, işçilerin ve emekçilerin oylarını almaya soyunan her kim olursa olsun ona/onlara ilk ağızda su soruları sormak gerekir: Nasıl bir belediyecilik anlayışına ve programa sahipsin(iz)?.. Örneğin sizin yönetiminiz altında belediyenin yöre halkıyla ilişkileri ve iletişimi nasıl olacak?.. O yörede yaşayanların günlük yaşamlarını, çevreyi ve gelecek kuşakların yaşamını doğrudan etkileyecek konularda sürekli halka danışıp onun kararlarını mı esas alacaksınız yoksa en fazla arada bir göstermelik bilgilendirme toplantıları düzenleme dışında geleneksel belediyecilik anlayışını sürdürüp bildiğinizi mi okuyacaksınız?.. Belediye hizmetlerinin yerine getirilmesi sırasında önceliklerinizi neler ve kimler oluşturacak?.. Su, ulaşım, yol yapımı ve çöp toplama başta olmak üzere neoliberal dönemde metalaştırılıp paralı hale getirilen temel belediye hizmetlerini derhal parasız hale getirme sözünü veriyor musunuz vermiyor musunuz?.. Doğal çevrenin korunması ve geliştirilmesi konusunda nasıl bir politika izleyeceksin(iz)?.. “Kentsel dönüşüm” adı altında sürdürülen neoliberal yağma ve yıkım politikalarına belde halkıyla omuz omuza vererek karşı çıkacak ve direnecek mısınız yoksa yasaların ve kararnamelerin arkasına saklanıp “istemem yan cebime koy” taktığı izleyerek suç ortağı mı olacaksınız?.. Yönetimine gelecek olursan(ız) belediyenizde taşeron ve sendikasız işçi çalıştırmaya son verecek misiniz vermeyecek misiniz?..

Sorular bu minvalde uzatılabilir. Ancak şurada örnek olarak andıklarımızdan da görüleceği üzere, adayların kim olduğundan ya da partilerin kendileri hakkındaki iddialardan bağımsız olarak bunlar partilerde ve gösterecekleri adaylarda aranması gereken asgari ölçütlerdir. Herkes önce bu elekten geçirilmelidir ki, sonrası bu zeminde, bunu daha da geliştirip güçlendirecek tarzda tartışılıp değerlendirme konusu yapılabilsin.

[Alınteri'nin baskıya hazırlanan Aralık sayısının başyazısıdır]