İlaç Tekelleri Hastalık Satıyor
Sanki bir dünya gemisindeyiz ve bir kıyıdan denize açılıp "karşı kıyıya" ulaşmaya çalışıyoruz. Yaşamla ölüm kıyısı arasında geçen yolculuğumuz, ne kadar uzun ve kaliteli olursa, yolculukta o kadar "rahat" geçmiş oluyor. Biz insanlar yaşam okyanusunu "salimen" geçmek isterken, geminin tayfaları, biz fanileri kolumuzdan tutup bir bir denizin karanlık dibine sallıyorlar. Modern tıp tayfaları, yaşam süresini uzatmanın; genç ve güzel görünmenin olanaklarını sundukça, ortak aklın ürünü olan ilaçlar da meta değeri kazanıyor. Eskiden bu kadar yaygın değildi ilaç kullanımı, bugün neredeyse ilaçlara bağımlı hale geldik, getirildik. Küreselleşen dünyayla birlikte ilaç sektörü de merkezileşti, küreselleşti. Günümüzde petrolden sonra en çok kazandıran sektör, sağlık sektörü oldu.
İlaç, kullanım değeri bakımından sosyal özellikler taşısa da, ilaç tekelleri açısından aklınıza gelebilecek herhangi bir metadan farklı değildir. Bu anlamıyla da İlacın değeri sirkülasyon oranına ve kar marjının ne kadar yüksek olduğuna bağlıdır. O yüzdendir ki, İlaç tekelleri kar oranlarını artırmak için ülkelere göre; ülkelerin o ilaca bağımlılık derecesine göre değişen fiyatlar uygulayabiliyorlar. Örneğin, dünyanın her yerinde kullanılan Amoxillin isimli antibiyotik tabletler, G.Afrika'da 50 cent'e satılırken; New-York'ta 30 cent ve Zimbabwe'de 4 cent'e satılıyor. İlaç sektöründeki bu dev tekellerin acımasız fiyat uygulamaları, yolsuzlukları (ülkemizde "güncel" olması bakımından bir örnek vermeden geçemedik: 111 Yaşında, 170 ülkede geniş pazarlara sahip İsviçre kökenli Roche ilaç tekelinin ülkemizde çeşitli çapta yolsuzluklar yaptığı, hiç vergi
ödemediği, "represant"ları aracılığıyla kurumlardan doktor ve personel satın almak gibi bir dizi etik olmayan faliyetlerde bulunduğu, mahkeme kayıtlarındadır.) devam ederken, Kübalı bilim insanları partner ülkedeki üniversitelere giderek meslektaşlarına teknoloji transferi yapıyor, partner ülkedeki yoksullara ilaçları ücretsiz olarak dağıtıyor.
1999 İnsani gelişme raporuna göre entelektüel mülkiyet haklarının amansız ilerleyişi durdurulmalı ve sorgulanmalıdır. 2000 Ağustos'unda, BM İnsan Haklarını Koruma Alt Komisyonu, DTÖ'nün ticaretle ilgili entelektüel mülkiyet anlaşmasının yoksul halkın haklarını ihlal edebileceğini ve gerek ilaçlara gerekse tohumlara erişimini engelleyebileceğini göstermiştir. Kapitalizmin kalelerinden DTÖ TRIPs anlaşması, serbest ticareti desteklemek yerine, patent sahipleri için 20 yıllık bir pazarlama hakkı tekeli oluşturdu. Bu DTÖ kuralı, ABD'nin patent koruma süresini 17 yıldan 20 yıla çıkarmasını gerektirdi. Birçok ilacın çeşitli isimler altında ucuza satılmasını geciktirdiği düşünülürse, bu uygulama, Düya Sağlık Örgütü (WHO) verilerine göre ülkelere yılda ortalama 50 milyar dolar gibi ağır bir yük getirmektedir. Ve aynı zamanda da, yolsuzluklara neden olmaktadır. WHO raporlarına göre yılda 12 milyar 500 milyon dolar yolsuzluklara gidiyor.
Küba'da, bilim insanları yeni pazarlara girerken patentlerin korunması gerektiği üzerinde tartışırken, içeri Castro girer ve "Ne bu patent mevzusu, delirdiniz mi? Biz patentlere inanmıyoruz, bilim bu, ticaret değil", der ve gider. Küba'da laboratuvarların uluslararası arenada rekabet ettikleri Batılı şirketler gibi aylık, yıllık bilançoları, nakit giriş analizleri gibi ölçekleri yok. Castro'ya göre gerek de yok. Çünkü Küba, ABD'li ilaç devleri gibi parayı kellik ilaçları, iktidarsızlık hapları, kırışıklık kremlerinden kazanmadığı gibi, standart dışı ilaçlarda üretip satmıyor.
Çeşitli ülkelerdeki farklı fiyat politikası AIDS, kanser gibi tedavisi zor hastalıkların, özellikle AIDS'in yaygın olduğu yoksul ülkelerde tedavi olmayı imkansız hale getiriyor. Tanı ve tedaviye ulaşmak ve kullanma hakkı temel bir hakken, bu hak yoksul insanların elinden alınıyor. Dünyada yeni AIDS tanısı konan kişilerin yüzde 70'i Afrika'nın güneyindeki ülkelerde yaşıyor ve dünyadaki AIDS ölümlerinin yüzde 90'ı da bu bölgede yaşanıyor. İlaç devlerinin acımasız fiyat politikaları nedeniyle toplam HIV virüsü aşısının yalnızca yüzde 1'i bu bölgede satılıyor. Bir başka deyişle, Amerikan İlaç üreticileri AIDS ilacının Afrika'da da Amerikan piyasasına eşdeğer bir fiyat üzerinden satılmasını ve böylece kar marjlarının değişmemesini istiyor. Kanser hastalığında da durum farklı değil. Bu hastalığın tedavisi için piyasada olan mevcut ilaçlardan başka, standardının ne olduğu bilinmeyen 650 yeni ilaç daha piyasaya sürülerek hastalara ölümlerden ölüm beğenme hakkı esirgenmedi!
DTÖ'de görüşülen bir tahkim davası hakkında Al Gore'un savunması hayli enteresan: İlaç şirketlerinin daha fazla kar etmelerine yardımcı olursak, bu şirketler AIDS ve diğer önemli hastalıklara karşı yeni ve daha etkili, daha ucuz ilaç üretimi imkanını bulabilirler.
Söz konusu Amerikan şirketlerinin halen AIDS ilacı üzerinden elde ettikleri karlar ise şöyle: Glaxo Wellcome: 4.43 milyar dolar; Bristol-Myers Squibb: 3.64 milyar dolar ve Pfitzer : 3.35 milyar dolar.
İlaç Tekellerinin Ölüm ve Hastalık Satmada Üstlerine Yoktur!
Yine DTÖ'de görülen bir başka davada anne sütü yerine geçen ürünlerin yoğun promosyonu, maniplasyon gibi yanıltıcı ve yönlendirici yöntemlerle bebek ölümlerinin artmasına neden olmaktadır. UNICEF'e göre, anneler meme vermek yerine yapay mamalarla beslemeye ikna edildiği için her yıl 1.5 milyon bebek ölüyor. UNICEF başlıca ölüm nedeninin fakir ülkelerde mamaların maliyetleri düşürmek amacıyla temiz olmayan sularla hazırlanmasından kaynaklanan öldürücü bebek ishalleri olduğunu bildiriyor.
1993 - 1994'te en büyük 5 ülke (A.B.D, İngiltere, İsviçre, Almanya, Fransa) dünya pazarlarının yüzde 65'inden fazlasını, ihracatların yüzde 60'a yakınını ve ithalatların yüzde 40'ını gerçekleştirdi. 1995'te yalnızca en büyük 3 firma dünya pazarının yüzde 4'ünden fazlasını aldı; hiçbirisi herhangi bir büyük ulusal pazarın yüzde 20'sine sahip değildi. Küresel yoğunlaşma ve sermayenin merkezileşmesi, son 50 yılda tırmandı ve en büyük 20 tekel günümüzde dünya pazarlarının yarısını elegeçirdi.
Sermayenin egemenliği sürdüğü ve bilim daha fazla kâr elde etmek için kullanıldığı sürece, bırakalım hastalıkların önlenmesini, AIDS, ebola gibi bir "dizi modern" hastalığın kaynağının emperyalist tekellerin laboratuvarları olduğu yönünde ciddi iddialar vardır.
Bundan 30 yıl kadar önce, Merck şirketinin genel müdürü Henry Gadsden, Fortune dergisine verdiği bir demeçte: Firmasının sadece hastalara ilaç satmasının rahatsız edici olduğunu, bu durumu aşmak gerektiğini söylemişti. Ona göre şirketi Merck de aynı sakız üreticisi ve pazarlayıcısı Wrigley gibi sağlıklı insanlara da ilaç satabilmeliydi.
1900'lerin başlarında Bayer ilaç tekelinin insanı dehşete düşüren sloganı, "Asprin baş ağrısını, eroin öksürüğü keser"di. Anlaşılıyor ki, bu sömürücü tekellerin amacı hastayı sağlığına kavuşturmak değil, sadece kar etmektir.
Hastalıkları satmak farklı pazarlama yöntemlerine göre yapılıyor ama en yaygın olanı insanlardaki korkuyu kullanmaktır. Örneğin menopoz döneminde kadınlara hormon satmak için kalp krizi riski öne sürülüyor. Çocuklarda görülen en küçük depresyonun intiharla sonuçlanabileceği korkusu kullanılarak anne ve babalara ilaç satılıyor. Ömür boyu kullanılan, otomatik reçeteye tâbi anti- kolesterol ilaçları satmak için de vakitsiz (prematüre) ölüm korkusu işleniyor... Oysa çoğu zaman şifâ niyetine kullanılan ilaçların kendisi bir dizi hastalığın ortaya çıkmasına neden oluyor.
Kar oranlarını artırmak isteyen firmalar medyayı da "iş"e ortak etmiştir. Öncelikle bireyin gündelik yaşama ait ve o güne kadar önemsemediği sorunlarını, maniple ederek aslında çok ciddi bir hastalığın belirtisiymiş gibi algılaması sağlanıyor. Sonra tıbbın bu hastalığı yenme konusunda ciddi çalışmalarından dem vurulup, olası tedavi merkezleri ayrıntılı olarak anlatılıyor. Bu arada da bu hastalığın dünyada pek çok insanı etkisi altına aldığı ve hızla yayıldığı çeşitli programlar ve haberlerle beyinlerimize nakşettiriyorlar. Sonuç olarak da son teknoloji ürünlerinin adeta bir sihirli el değmiş gibi bu hastalığı yok edeceğine insanlar ikna ediliyor. Böylece ilaç firmaları da servetlerine yenilerini ekliyor.
Bugün finansal portresi 500 milyar dolara varan ilaç endüstrisi en temel duygularımızı, sıradan psikolojik sıkıntılarımızı, ölümü, vb. sömürüyor.
''Her Derde Deva'' İlaç Tekelleri!
Modern tıbbi uygulamalara ilaveten doğunun şifalı bitkilerine olan ilgi son yıllarda oldukça arttı, arttırıldı. Bir zamanlar bu bitkileri küçük firmalar üretirken bugün dev ilaç şirketleri milyon dolarlık ticareti egemenlikleri altına almış durumdalar. 1999'da ABD gıda sanayi şifalı bitki üretimi sayesinde yüzde 8 oranında büyüyerek 44.5 milyar dolarlık bir hacme ulaştı. 2000 yılı itibariyle en çok satan şifalı bitkiler ginkgo biloba (250 milyon dolar), kirpi otu (208 milyon dolar), sarımsak (174 milyon dolar) ve ginsengdir (185 milyon dolar).
Sahip olduğu olağanüstü potansiyel kâr olanağı yüzünden uluslararası sermaye, ilaç ve organ ihtiyacını karşılamada verimli ve üretken özelliklere sahip hayvanların genetik kopyalama yöntemiyle seri halde çoğaltılması projelerine destek vermede gecikmedi. Koyun Dolly'nin kopyalanmasına sponsorluk eden PPL şirketinde olduğu gibi, kopyalama başarılı olduktan hemen sonra şirketin hisse senetleri yüzde 16 değer kazandı. Klonlamada sağlanan başarılar süper insanı yaratma fikrini de beraberinde getirdi. Pek çok ülkede bu''üretimin'' ahlaki yönü sebebiyle insan klonlama yasaklanmış olsa da, bu konuda çalışmalar devam etmektedir.
Cenin'in Metalaşması
İnsanoğlu birkaç günlük ceninden alınan kök hücreleri laboratuvar ortamında bölünmesini sağlayarak; kana, kasa, karaciğere ve diğer organlara dönüştürmeyi başardı. Cenin hücreleri özellikle araştırmacılar açısından değerlidir ve kürtajla elde edilen hücreler kullanıma elverişlidir. Laboratuarda canlı tutulan kök hücre ve doku kültürü pazarı bu alanda "iş" yapan şirketlere 1996'da 428 milyon dolar kazanç sağlamıştır. İnsan organlarının alınıp satıldığı yeni büyük pazarda kök hücre aslında çok küçük bir yer tutmaktadır. Büyüyen pazarda tıpkı ilaçlar gibi insan organları, kanı, derisi, saçı ve hatta dışkısı bile birer metaya dönüştürüldü.
ABD'de antropoloji profesörü, dünyada organlarını satmak isteyen yoksul insan kıtlığı olmadığını, asıl meselenin organ almak için yolculuk yapmaya hevesli yeterince zengin ve güvenilir hasta bulmak olduğunu belirtiyor. Pakistan ve Hindistan'da kolayca böbrek alınıp satılabiliyor. Filipinler'de bazı "cerrahlar" 30.000 ila 40.000 dolara, zengin hastalara "özel hizmet paketleri" sunuyor. Organı verecek kişiden, hastane odasına kadar her şeyi ayarlıyorlar.
Çinli mahkumlardan alınan organların hastalara takılmasının, Asya'da yaygın bir uygulama olduğu biliniyor. Gözlemciler, ciğer gerektiğinde mahkumun başından vurulduğunu, kornea gerektiğinde göğsünden vurulduğunu belirtiyorlar. Sağlıklı mahkumların hangi hastalara organ verebileceğini anlamak için kan testi ve tıbbi inceleme yapılıyor. Ondan sonra hastalara uygun düşecek tarihler göz önüne alınarak infaz takvimi belirleniyor. Organ parçalarının iyi durumda olanları birinci dünyaya gönderiliyor, son kullanma tarihi geçmiş, kalitesiz organlar üçüncü dünyaya gönderiliyor. Latin Amerika'da şimdiden ikinci el organ pazarı oluşmuş durumda!
Kapitalizmin baskısı giderek hayatımızın her alanında varlığını daha kuvvetli hissettiriyor. En yoksulla en zengin arasındaki eşitsizlik daha da derinleşti. Günümüze kadar gelen insanlığın ortak moral değerleri, üzerinde herhangi bir şirketin veya kurumun imtiyaz sahibi olması düşünülemez. İnsan toplumsal bir varlıktır, bu sorunları da toplumsal olarak örgütlenerek çözümleyecektir. Yaşanılabilir bir dünya yaratmak bizim elimizde!
Kaynaklar:
• DTÖ Kimin Ticaret Örgütü / Lori Wallach, Michelle Sforza
• Her Şey Satılık / James Ridgeway
• İlaç Endüstrisinde Küreselleşme / Ata Soyer
• IMF ve Dünya Bankasına Karşı 10 Neden / Kevin Danaher
• Le Monde Diplomatique Mayıs Sayısı / Fikret Başkaya çevirisi
• Küreselleşme Paradigmasından Bir Kesit: İlaç ve Siyaset / Nurettin Abacıoğlu
• Küba'nın Biyoteknoloji Devrimi / NTV-MSNBC