Liberal ve milliyetçi tabular yıkılacak

Seçim kampanyaları başladı... Hepsinden sistemin temaları sırıtıyor!..

GÜNCEL
Cumartesi, 16 Haziran 2007 (19 yıl 4 ay önce)

Parti taktiklerimiz, … "proletaryayı, yeni açık, devrimci bir savaşıma" hazırlayıcı nitelikte olmalıdır (eğer böyle yapmazsak devrimci sosyal demokrasiye ait olma hakkımızı yitiririz…) Parti taktiklerimiz, ayrıca, "karşıdevrimin kararsız düzeninin ortaya çıkardığı tüm çelişkileri proletaryanın kendisi için kullanabilmesine elverecek" türden olmalıdır (eğer böyle yapmazsak, devrimcilik niteliğimiz salt sözden öteye geçmez, devrimci deneyimin, bilginin ve uluslararası sosyal demokrasiden alınan derslerin gündelik eylemlerin herbirine uygulanması ve çarlığın, onun dostlarının ve tüm burjuva partilerinin her türlü çelişkilerinden ve kararsızlıklarından yararlanılması yerine devrimci sözlerin yinelenmesinden öteye geçmez.)”

… menşeviklerin güttüğü tasfiyecilik, genel olarak sosyalist proletaryanın verdiği devrimci sınıf savaşımının ideolojik yönden yadsınması, özel olarak da burjuva demokratik devrimimizde proletaryanın egemenliğinin kabul edilmemesidir. Bu yadsıma, kuşkusuz, değişik biçimler almıştır, ancak az ya da çok bilinçlidir, keskindir, kararlıdır.

Lenin, Tasfiyecilik Üzerine
"Sol"da seçim taktikleri netleşti. Aday isimleri belirlendi ve seçim kampanyalarına start verildi. Önümüzdeki 1 ay boyunca, işçi ve emekçilere, Kürt yoksullarına, emekçi kadınlar ve gençlere yönelik olarak, son yıllarda "sol" adına hiç olmadığı kadar geniş kapsamlı bir seferberlik gerçekleştirilecek. "Siyaset", maddi ve kültürel sefaletin bunalttığı, aşırı çalışmanın alıklaştırdığı, gerici saflaşma ile yönünü şaşırmış kitlelerin evlerine, semtlerine, kahvelerine girecek.

Kitleler içerisinde köklü örgütsel bağ ve mevzilere sahip olmak şurada kalsın, siyasal-moral etkisi dahi alabildiğine zayıflamış, kitlelerle paralel tarzda bir güven ve özgüven, özne olma sorunu yaşayan… sol açısından bu, geniş kitlelere kendi politik çağrı ve temalarını taşıma, ilişkilerini güçlendirme, birçok yerde de ilk temas noktalarını yaratma olanağı anlamına geliyor.

Bu, yalnızca politik parti ve örgütlerin değil, emekçilerin de ihtiyacı elbette. Rejim krizinin taraflarının toplumsal dayanaklarını kemikleştirmeye ve kapsama alanlarını genişletmeye giriştiği, kitlelerin Kürt halkına karşı tırmandırılan kirli savaş bayrağına sarılmaya çalışıldığı koşullarda, emekçilerin faşist şoven milliyetçiliğin ve gericiliğin salvoları dışındaki mesajlarla yüzyüze gelmeleri, kölece çalışma ve yaşam döngüsünün kırılmasının, sınıfsal-siyasal çıkarlarına uygun bir düşünüş ve eylem zeminine çıkarılmasının zorunlu koşulu.

"Sol" adına en geniş ölçekli kampanya, "Bin Umut Adayları" adıyla yola çıkan "Bağımsız Ortak Adaylar Bloku" tarafından yürütülecek. Ancak bu blok, bırakalım devrimci bir siyasal-sınıfsal bilinç ve ruhu taşımayı, onları düzeniçi düşünüş ve davranıştan kopuşa yönelterek sorunlarının biricik çözümü olan militan mücadele, devrim ve sosyalizm yolunu göstermeyi, işçi ve emekçilerin, Kürt halkının çıkarlarını tutarlı, militan bir devrimci demokratik düzlemde dahi temsil etmekten uzak bir konumda.

Bin umutDahası, şoven ve gerici rejim kliklerinin salvosundan rahatsız ve özellikle demokratik siyasal sorunları için güvenilir bir çıkış arayışı içerisindeki öncü işçi ve emekçiler, Kürt yoksullarına gösterdiği liberal parlamentarist politik platformla, onların devrimci dönüşümünün önündeki, tek değil ancak temel bir handikapı oluşturuyor. Mücadelenin militan devrimci gelenek ve birikimlerini, siyasal olduğu kadar ideolojik bakımdan da çözmeye soyunuyor; kitlelerin en ileri kesimlerindeki reformculuk ve özgüvensizliği derinleştiriyor; liberal tasfiyeci platformunu emekçilere "sol" adına pazarlamaya ve bunu oya tahvil etmeye girişiyor.

EMEKÇİLERE KAPALI, LİBERAL VE BAĞIMLI


Blokun çaresiz bileşenlerinden EMEP Genel Başkanı Levent Tüzel, gerçekte parlamento ahırına girmekten başka bir kaygısı olmayan bu liberal çorbanın oluşumunu şöyle açıklıyor:
'Halk için ekonomi, Kürt sorununda barışçıl çözüm, laikliğin gerçek temelleri üzerine oturtulması gibi konularda güçlerimizi birleştirlim, ortak aday belirleyelim, aydınlar ön planda olsunlar' gibi önerilerimizi dile getirdik
"Bağımsız Ortak Adaylar Bloku"nun politik platformu, liberalizm ve parlamentarizmin platformudur. Kuruluşunda devrimci bir siyasal eksen ve ciddiyetten eser olmadığı daha ilk elde görülen bu platformda, işçi ve emekçiler için çekim oluşturabilecek, onların acı ve özlemlerini mücadele taleplerine taşıyan bir içerik yoktur!

Blok, Kürt sorununa burjuva çözümü, Kürt halkına yeni bir umut gibi sunuyor. Güç kaynağı gerilla mücadelesi ve serhıldanlar olan, ancak bunu güdük bir biçimde yansıtan ‘90′lı yılların parlamento deneyiminin dahi yinelenemeyeceği, ezilen halkın kaderinin çoktandır emperyalist ve işbirlikçi kapitalistlerle pazarlıklara, Güney Kürdistan’ın Kürt egemen sınıflarına terkedildiği, parlamento kürsülerinin gerçekte bunu perçinlemekten başka bir işlev göremeyeceği Kürt halkından gizleniyor.

Yapılmakta ve yapılacak olan, Kürt halkının acı ve özlemlerinin oy pusulalarına tahvil edilmesi, Kürt topraklarının emperyalist ve işbirlikçi kapitalistler için stabilizasyonu yolunun daha fazla düzlenmesidir. Bu mesajın altını çizmek için ise, blok, Kürt ve Türk, kadın-erkek emekçilerin sınıf düşmanlarını, emperyalizm ve kapitalizmi, faşist rejimi ve onun temel kurumlarını suçlarıyla birlikte hedefe çakmak şöyle dursun, adlarını bile anmıyor; bir hesap sorma bilinci bile uyandırmıyor.

Dahası, artık kabına sığmayan tasfiyeciliği, blok dominantı DTP‘nin eski Eşbaşkanı Aysel Tuğluk‘un Öcalan söylemli kaleminden halkların kardeşliği değil emperyalistlerin ittifakları örnek gösterilerek TÜSİAD ve Genelkurmay‘a verilen direkt mesajlara dökülüyor. Tuğluk, Kürt halkının bağımsızlık özlemini kalbine gömmesini, şovenizmin Sevr sendromunu anlayışla karşılamasını ve Kürt sorununun mutlak surette Misak-ı Milli sınırları içerisinde çözülmesi gerektiğini söylüyor. Halk düşmanına adrese teslim mesaj, Irak’ın da Misak-ı Milli sınırları içerisinde bulunduğuna atıfla onu, Güney Kürtleri ile "ama işgalci değil, samimi ve gönüllü bir kucaklaşma"ya çağırıyor.

Emekçiler için ise, blokta, TÜSİAD’ı tedirgin etmeyecek, silik bir sosyal liberalizm, biraz yoksulluk edebiyatı ve bir sendika ağasının rahatlıkla kullanabileceği gevşeklikte IMF muhalefeti yeterlidir! Ne "Bin Umut" ama! "Bağımsız ortak adaylar" politikasına ruhunu ise, Kürt ve Türk emekçilere bu kadarını bile çok gören Ahmet İnsel‘lerin, kendisini "ezilenlerin ve dışlanmışların sesi bir beyaz Türk" olarak tanımlayan Baskın Oran‘ların… AB’ciliği, parlamentarizm ve liberalizmidir.

Bu liberal tren, yola AB-TÜSİAD-İMKB’den çıkmakta, Ahmet İnsel, Ahmet Hakan, Fuat Keyman, hatta Meliha Okur gibi yolcularını bu çevrelerden toplamakta; vagonlarını Kürt ulusal liberalizmin yönlendirmesiyle Kürt halk kitlelerinden doldurmayı hedeflemekte; 27 Nisan muhtırasına ve darbeciliğe karşı tutum alan aydın, akademisyen ve sanatçıları da yükleyerek en son metropollerin emekçi semtlerinde devrimci demokrasinin liberalizme çözünmüş tabanına uğramaktadır.

Siyasal-toplumsal kökenleriyle birbirinden farklı, ideolojik olarak ise “kaba bir biçimde aynı” olan Baskın Oran ve Ufuk Uras‘larla Aysel Tuğluk’ları aynı kemiksiz dilde buluşturan, işte bu liberal güzergahtan başkası değildir. Baskın Oran doğrudan doğruya "muhalefeti sistem içine almayı" önererek burjuvaziye akıl hocalığı yaparken, Aysel Tuğluk ise, demokrasiyi gerçekleştirmek için "kanlı çatışmalı eski tarz" olmayan bir "toplumsal devrim" gerektiğini savunmaktadır. "Zihnimizin kapılarını açarak" gerçekleşecek bu devrimden, "sorumluluklarının bilincinde ve katılımcı bireylerden oluşan bir toplum ve toplumla organik bağ kurabilmiş bir sivil hukuk devleti" doğacaktır! Tekelci kapitalizmin, ancak ölü ya da sinirleri alınmış emekçilerin üzerinde kurabileceği azami ölçüde derinleştirilmiş egemenliği, neoliberalizmin istikrarı, emekçilere, Kürt halkına uğruna savaşılması gereken bir ideal olarak gösterilmektedir.

Ne "Bin Umut" ama!

"BEN SENİN BENİ SEÇTİREBİLME İHTİMALİNİ SEVDİM…"


"Bağımsız Ortak Adaylar Bloku"nun doğuşu da, çatlaması da, "sol"un ve Kürt liberalizminin parlamenter hayallerinin ve burjuvazinin siyaset tarzından devralınma yöntemlerinin ürünü oldu. EMEP’ten ÖDP‘ye, ESP‘ye dek DTP konvoyuna katılan bileşenlerin gözlerindeki, "Ben senin beni seçtirebilme ihtimalini sevdim…"den başkası değildi.

Levent Tüzel’in "… aday belirleme konusunda DTP’nin kendi içinde belirlediği ‘bağımsız adayları belirleme komisyonu’ biraz kapalı devre çalıştı" sözleri, tam da bu politik iddiasızlığın ve belkemiksizliğin ifadesidir. Ufuk Uras’ın Meclis'e tek başına "tünel kazması", ÖDP’yi bile karıştırıp itirazları Birgün sayfalarına taşımıştır. Baskın Oran’ın daha adayların çoğu açıklanmadan kendisini aday ilan ettikten sonra adının çizilmesi ise, öncesinden beri bilinen düşünceleri nedeniyle DTP vb.nin değil, ancak "PKK terörü" gibi rejimin kavramlarını kullanması da belirtilerek, anlaşılan bir "Kürt halk vetosu" ile gerçekleşmiştir.

Devrimci militan birikim ve geleneklerini daha ‘80′li yıllarda bordadan atmış, kitle tabanı stabilize edilmiş sol reformcu bu partiler açısından bu tablo anlaşılabilir. Ancak aynı "anlaşılırlık", ‘90′lardan bu yana sol reformist parti ve örgütlerle seçim ittifakları kurmuş ve en son 2002 seçimlerinde SHP‘yle ortaklığa kadar esnemiş, seçim blokundan aday isimleri nedeniyle ayrılmak zorunda kalmış olan ESP için de geçerlidir.

ESP, aynı dersi tekrar tekrar almakta sakınca görmüyor. Adayların belirlenmesinden önce "Bağımsız Ortak Adaylar Bloku"nun "Türk halkımız ve işçi sınıfı saflarında şovenizmden kopuşu örgütlerken, Kürt halkımızın saflarında ulusal sorunun emekçi çözümü temelinde mücadele yönelimini canlı tutacak ve güçlendirece"ğini ilan eden ESP, listeye giremeyince, blokun parlamentarist karakterini "deşifre etmeye" koyuluyor.

Ancak "üçüncü cephe" konusunda "bardağın bir tarafını hala dolu" gören ESP, ulusal liberalizmin kuyrukçuluğundan vazgeçmiyor. Aynı çözünme sürecini kendisinin de yaşadığının bir diğer görüngüsü olarak, Kürt illerinde DTP adaylarını destekleyeceğini açıklıyor. Blok oluşumunun bir programa dayanmadığını söylerken, ezilen ulus burjuvazisinin Kürt sorununa ilişkin programının kendi eline tutuşturulmasından yakınmıyor bile.

ESP, kendisini giremediği blokun ve "üçüncü cephe"nin "devrimci sosyalist öznesi" ilan ediyor. Lenin, Kadetlerle (Rusya’daki Anayasacı Demokratlar) cephe birliği için şunu diyordu:
Proletaryanın sınıfsal bağımsızlığını zayıflatma ve bu sınıfı burjuvazinin sultası altına sokma amacını güden kapitalist eğilimden başka bir şey değildir.
Ne özne ama!

EMEKÇİ KADINA FEMİNİZMİN "KILAVUZLUĞU"!


Kadın kitleleri, orta sınıflardan başlayarak rejim krizinin karşıdevrimci taraflarının toplumsal dayanaklarını güçlendirme stratejisinin hedefi durumundalar. Bu, burjuvazinin tüm toplumu kapitalizmin neoliberal dönüşümünün ihtiyaçlarına uygun olarak biçimlendirme programı kapsamında yürütülen "kadın mühendisliği" ile birleşik gerçekleştiriliyor. 14-29 Nisan mitinglerinde geniş orta sınıf kadın kitlelerinin namluya sürülmesi, kadınların kitlesel olarak yer aldığı her davada olduğu gibi, darbeciliğin de siyasal-toplumsal meşruiyetini artırdı. Darbeci, şoven mesajları ve ruh halini evlerin içerisine soktu.

"Yenilenme" görünümü vermeye çalışan düzen partilerinin aday listelerinde kadınlara daha fazla yer vermelerinin yanı sıra, kontra mitinglerin "hit isimler"inin parlamentoya taşınması gündeme geldi. Emekçi kadınların Aleviler, emekçi memurlar vb. başta olmak üzere bu mitinglerdeki varlığı ise, devrimci demokratik güçlere bir dönem beslenebildiği bu çevreler içerisinden, "sol"da rejim krizinin ekonomik-siyasal-toplumsal temellerini devrimci bir sınıfsal-siyasal eksende çözümlemekten uzak, özellikle de milliyetçilikle malul kesimlere doğru yükselen basıncı artıran bir rol oynadı. Orta sınıf ruh halinin "sol"a taşınmasında kadın kitlelerinin politizasyonunun azımsanmayacak bir payı oldu.

Bu koşullarda, yapılması gereken nedir? Karşıdevrimci bir salvo altındaki emekçi kadının kendisine hiçbir gelecek vaadetmeyen rejime, sisteme, gericiliğin her türüne karşı sınıfsal-siyasal çıkarlarının bilincine varmasını sağlamak, bizzat TÜSİAD-MGK eliyle yayılan zehre karşı sosyalizmin ışığıyla aydınlatıp harekete geçirmek değil midir?

Ne var ki "Bağımsız Ortak Adaylar Bloku"nun liberal platformunda bundan bir zerre dahi aramak boşuna olacaktır! Platformdan nasıl ki Kürt halkının payına ulusal sorunun burjuva çözümü, emekçilerin payına belli belirsiz bir sosyal liberalizm düşüyorsa, emekçi kadının payına da TÜSİAD’ın ve feminizmin tereddütsüz altına imza atacağı "kadın hak ve özgürlükleri" düşüyor!

Aysel Tuğluk, Radikal-2‘de yayınlanan "Kadınlığın Edinilmiş Gramerini Bozmak" başlıklı yazısında, "Cinsiyet üstü, partiler üstü bir dile ihtiyacımız var. Karşı cinsin diliyle özgürlüğümüzü aramaktan vazgeçelim. Ve aldanmayalım, modernizm diye biz kadınlara yutturulan her şey, erildir!" diyor.

O, "kadınlığın gramerini", feminist şablonlara sarılarak "bozmaya" soyunuyor. Milyonlarcası amansız bir çifte sömürü ve baskı altındaki, her yıl yüzlercesi bu baskılardan dolayı intihara sürüklenen, Kürt aşiretlerinden doğma yeni burjuvaların kamçısı altında çalışan kadınların yaşamındaki karanlığını daha da büyüten bir belirsizliği onlara mücadele çağrısı diye pazarlıyor. Emekçi kadının sorunlarının temelini oluşturan sınıflı toplum yapısını gizleyerek onları düpedüz silahsızlandırıyor.
Kadını kimliksiz bir Taocu rahibe, bir mutfak simyacısına dönüştüren, onda evde, işyerinde, okulda, sokakta kocaman, sonsuz bir göz tarafından her daim izlendiği hissini yaratan, onu fiziksel olarak hırpalayan, ruhunu acıtan karşı cinsimiz değildir. Sorunlarımız varoluşumuzdan, tarihten, yaşayan sistemimizden, kullandığımız dilden, içimizdeki şüpheden ve belki de metafizikten kaynaklanıyor.
Diyerek kadın sorununun tarihsel toplumsal temelini, sınıflı toplum yapısının onu yeniden yeniden ürettiğini gizliyor. Kadınlara, kurtuluş yolu olarak "… bize verilmiş bu kadınlık halinden kurtulmayı Don Juan’cı öğretideki bir istençle isteyelim!.." çağrısında bulunuyor.

Bu çağrıdan yankılanan, Kürt halkının ve emekçilerin kadın kahramanlarını yaratan özgürlük ve eşitlik ihtiyacı, kadın sorununun nihai çözümünün sosyalizmde olduğu bilinci değil; (Kürt) burjuva kadınının yükseliş manifestosudur. "Bağımsız Ortak Adaylar Bloku" kadın sorununa ilişkin olarak da mücadelenin dil ve pratik sınavından sınıfta kalıyor!

LİBERALİZMİN ALTERNATİFİ SOL MİLLİYETÇİLİK DEĞİLDİR!


"Bağımsız Ortak Adaylar Bloku"nun alternatifi olarak hareket ettiğini söyleyen küçük burjuva milliyetçi parti ve örgütler ise, orta sınıf liberalizminin karşısına 14 Nisan solculuğunu çıkarıyor. HÖC‘le de görüşmeler yürüten TKP ve Halkevleri, seçim kampanyalarının eksenine faşist şoven milliyetçiliğe ve darbeciliğe karşı silik bir muhalefetle birlikte antiemperyalizm ve halkçılığı koyuyorlar.

TKP, "Bağımsız Ortak Adaylar Bloku"nun apaçık liberalizmini, kendisinin Kürt sorunundaki "zoraki birlik" politikasını meşrulaştırmak için kullanıyor. DTP üzerinden Kürt halkına "terkedilmiş bir yetim" diye açıkça saldırarak ezilen bir halkın onurunu düpedüz aşağılıyor; Erdoğan’ın Barzani için kullandığı "kabile reisi" jargonu ile buluşuyor. 2007 seçimlerinin kilit gündemlerinden Kürt sorunundaki propagandasını, onu Hrant Dink‘in cenazesine bulaşmayarak Genelkurmay’a rüştünü ispatlama aracı olarak kullandığı milliyetçi tonda yürütüyor.

Formülü şu: Herkes yurtsever olursa, ulusal sorundan eser kalmaz! Dahası, buradan bölge halklarına bile feyz verecek -bölgenin "rol modeli" Türkiye!- "sosyalist bir iktidar" bile çıkabilir. 14 Nisan solcusu için bu tonlamayı "sınıf bakış açısı" diye pullamak, çocuk oyuncağı!

Halkevleri ise, 14 Nisan’dan sonra TKP ile bir kez daha liberalizmi sol milliyetçi eleştirisinde, dinci gericiliğe karşı ordunun oltasına takılan orta sınıflardan kopmama kaygısında buluşuyor. Sendika.org‘un son yazılarında, terazinin diğer kefesindeki gericiliğin demokrasiyi temsil etmediği savı, "siyasetin esas olarak ‘ordu karşıtlığı’ üzerine kurulması"na karşı bir söylemle karşılanıyor. Halkevleri, orduyu, ABD emperyalizminin en büyük savaş makinalarından biri değil de ona muhalif görünen herhangi bir kurummuş gibi eleştiriyor.

TKP gibi sıfatsız tanımlamalarla, ordunun "anti-Amerikancılık"ını, inanılır gibi değil ama, "samimiyet" ölçeğine vuruyor. Ama bütün bir 14-29 Nisan solculuğu pratiğinin devamcısı olarak, durumdan, "orta sınıfların kaygılarını gidermek" için "antiemperyalist bir çizgiyi öne çıkarma" vazifesini çıkarıyor! Bu koşullarda, onun "Halkın Hakları" mücadelesi olarak nitelediği ise, "kamunun tasfiyesi"ne karşı kapitalist sistemin özüne ve siyasal rejimine dokunulmayan -sosyal devletçi, sosyal liberal- "hak mücadeleleri"dir. Emekçilere yönelik, ancak orta sınıfları ürkütmeyecek bir içerik, araç ve biçimlerle!

UZLAŞMACILAR DA VAR


DİSK, KESK, TTB, TMMOB ve TDB, kriz ve seçim sürecine ilişkin yayınladıkları açıklamada, neredeyse bir program açıkladılar. "Nasıl Bir Türkiye İstiyoruz?" başlıklı açıklama, tarihe ayrıları aynı yerde uzlaştırma çabası olarak geçti.

Buna göre, Türkiye’nin sorunları, farklı sınıfsal-siyasal kesimler arasında kavgasız, gürültüsüz yaratılacak bir düzlemde çözülecekti. Rejim krizinin tarafları arasında dahi şiddetlenerek emekçileri yedekleme safhasına taşınmış bir savaşım varken, bu ne iyimserliktir?

Her ne kadar Genelkurmay’ın Kürt halkına karşı yaratmaya çalıştığı "sivil seferberlik" havasına bir yanıt ve karşı tutum olmaya çalışmasıyla anlamlı olsa da, açıklama, sosyal liberal ve reformcu bir ekseni aşmamaktadır. "Her alanda köklü bir demokratik dönüşüm" ve "Emekten ve halktan yana ekonomik program" adına ileri sürülenler, sosyal liberal reformist bir yaklaşımdan öteye gitmemektedir.
Zenginler ile yoksullar arasında giderek büyüyen açığın kapatılması için sosyal destekleme programlarının hayata geçirilmesi...
Alıntıdaki gibi, sosyal liberalizmin bilindik temalarının varlığı, aynı zamanda birer emek örgütü olarak bu sendika ve meslek örgütlerinin pratiği ile aynı ortak paydaya sahiptir. Sınıf uzlaşmacılığı ve militan bir emek hattından yoksunluk!

Dahası, tıpkı 14-29 Nisan döneminde olduğu gibi, başta DİSK olmak üzere, burada bir söz ve eylem birliği de yoktur. Bunun ilk örneği, “sivil askerlik seferberliği”ne katılım bahsinde DİSK olmuştur. KESK adının karıştırıldığı gazete haberine karşı bir yalanlama ve tekzipte bulunmamıştır.

REJİM KRİZİNE PARALEL BİR DİZİLİM


Lenin, tasfiyeciliğin temelini Rus toplumunda yaşanan "iktisadi ve sosyal değişimin özel bir aşamasının ürünü" olarak görüyordu. Görüldüğü gibi, "sol"un genel mevzilenişi ve seçim taktikleri de, rejim krizinin taraflarından birine şu ya da bu ölçekte paralellikler taşıyan bir dizilimi yansıtıyor. Her iki cephedeki -bir yanda liberalizm, bir yanda ise sol milliyetçilik biçimini alan- tasfiyecilik, bize bu dizilimin, tıpkı rejim krizi gibi kendi başına bir şey değil; Türkiye, bölge ve dünya ölçeğindeki dönüşüm sürecinin hem bir yansıması, hem de bir parçası olduğunu gösteriyor.

Bozulacak bir ezber, yıkılacak bir tabu varsa, bu sosyalizmin ve devrimci militan mücadelelerin birikim ve gelenekleri, ilkeleri değil; şimdiden "sol" adına pervasızca oluşturulmakta olan liberal ve milliyetçi ezberlerdir. Bunlar biraz kazındığında, birçok yerde, farkına varılsın varılmasın, altından rejimin ve sistemin gerici temaları sırıtmaktadır.

Proletarya sosyalizminin yapması gereken, işçi ve emekçilerin, Kürt halkının bu temaları benimsemelerine izin vermemek, onları sınıf çıkarlarının bilinciyle teşhis etmelerini sağlamaktır. Seçim süreci bunun için azımsanmayacak fırsat ve olanaklarla yüklüdür.