Hastalarımızın sırtında kimler tepişiyor?

İlaçların ardından tedaviye de tasarruf getirildi. Parası olmayan hastaların tomografi ve MR'ları "lüzumsuz" denilerek yasaklandı...

GÜNCEL
Çarşamba, 5 Temmuz 2006 (20 yıl 3 ay önce)

IMF'nin sağlık bütçesinden 2.5 milyar dolarlık tasarruf yapılması direktifinin ardından, ilaçlardan sonra kısıtlama sırası tedaviye de geldi.

31 Mayıs tarihinde yayınlanan haberimizle duyurduğumuz “Sağlıkta fiks menü” uygulaması Maliye Bakanlığı'nın (Sağlık değil Maliye Bakanlığı) 1 Temmuz tarihli genelgesi ile uygulamaya geçti.
Devlet, “sosyal güvencesi” olan hastaların ayakta tedavi masrafının en çok 49 YTL'sini karşılayacak. Böylece piyasalaşmış sağlığın bir önceki yöntemi olan hizmet başına ödemeden, vaka başına ödemeye geçilmiş olundu.

Alırken Kepçeyle Verirken Kuruşla
Tedavi sırasında gereksinim duyulan tomografinin 70 kuruşu, MR'ın ise 80 kuruşu devlet tarafından ödenecek. Sağlık piyasasında tomografi 65-650 YTL, MR ise 80-750 YTL arasındaki fiyatlarla çekiliyor. Bu fiyatlar devlet hastanelerinde de böyle.

Hastalık ne olursa olsun devlet teşhis için belirli bir fiyat ödeme kararı aldı. Yani bir muayene sonrası teşhisin konulması için gerekli tahliller de 49 YTL'lik paket fiyat içine konuldu.

Uygulama ile ilgili olarak gazetecilerin soruları üzerine Sağlık Bakanlığı yetkilileri “konunun ödemeleri karşılayan Maliye Bakanlığı'nın tasarrufu dâhilinde olduğunu” söylemekle yetindiler.

Uygulamaya, ilk ve sert tepkiyi ise özel hastane patronları gösterdi. Hastane patronları hastalara (müşterilere) çıkardıkları fatura ile devletin ödediği para arasındaki uçurumu hastalardan istemek zorunda kalacakları yani hastalarla yüz yüze gelecekleri bundan da öte paraları alıp alamamanın garantisi kalmadığı için tepki gösterdiler.

Derhal bir araya gelen özel sağlık hastaneleri önce vatandaştan fark istemeye karar verdiler, sonra da uygulamanın yanlışlığını göstermek amacıyla gazetelere ilan verip hükümet yetkilileri ile görüşmeyi kararlaştırdılar.

İzmir Sağlık Kuruluşları Derneği Başkanı Serap Uluırmak, vaka başı yapılan ödeme tutarına muayene, konsültasyon, tetkik, tahlil, müdahale, girişimsel işlemler ve radyolojik görüntüleme işlemlerinin dahil edilmesinin makinelerin bakım ve masraflarının yüksek olması nedeniyle kabul edilemez olduğunu belirtti.

Hastane patronlarının sözcüsü, “Uygulamanın sosyal devlet olmak mantığıyla bağdaşmadığını” ifade etmekten de geri durmadı. Hatta sağlık hakkının yaşam hakkı olduğunu dahi hatırlattı: “Bunu zorla hastaya yükleyin denilmek isteniyor. Bu hizmet kalitesini çok düşürür. Sağlıkla oynayamazsınız. Böyle birşeyi yapma şansınız yok. Sıkıntılı bir durum."

Serap Uluırmak sopa sallamayı da ihmal etmedi: “Şu an için hastaları kabul etmemek (hastaları kabul etmemek düşünülüyor -bn) gibi bir tavır içine girilmediğini ancak sektörel anlamda yaptıkları toplantı sonrasında vatandaştan 'işlem bedeli' adı altında fark parası alınmasını prensip olarak karar verdiklerini” belirtti.

Hastaların haklarını savunmak özel hastane patronlarına düşmüş gibi görünse de Serap Uluırmak'ın salladığı sopa aslolarak vergi ve primleri yoluyla hastaneleri yaratan işçi ve emekçilerin üzerine yöneliyor. Sağlıktaki özelleştirmede son kalan ufak tefek pürüzler de devlet hastanelerinde -SSK'nın da gaspıyla- ödeneksizlik gerekçesiyle sakat bırakılan ya da ölüme terk edilen emekçiler üzerinden aşılmak isteniyor.

Özel hastaneler önce uluslararası sağlık tekellerinin girişimi ile kuruldu. Daha sonra ise özel sağlığa asıl yatırımı İslamcı tarikatlar yaptılar. Görece istikrarlı bir genişleme ya da büyüme döneminde gerçekleşen bu yatırımlar karşısında izleyici pozisyonunda kalan tekelci burjuvazi ve çatı örgütleri olan TÜSİAD kriz döneminin düşen karları nedeniyle bu her koşulda kar getiren pazardan dışındaki sermaye grup ya da oluşumlarını silmeye yöneldi. TÜSİAD, özel sağlık işletmelerinin büyük bir çoğunlukla siyasal İslam'la ilintili sahipleri nedeniyle siyasal konjonktürün de avantajını kullanarak saldırılarını son dönemde sistemleştirdi. Sorun bu it dalaşında demogojilerin taraftarları olarak konumlanarak kırıntıları dahi yemlenmek değil sağlığın bir hak olarak, yaşam hakkının ayrılamaz bir parçası olduğunu bilerek hareket etmek ve mücadele alanlarına çıkmaktır.

Sağlıkta piyasalaşmanın birinci adımı olan SSK hastanelerinin Sağlık Bakanlığı'na devri uygulaması “sosyal güvencelilerin” her yerde özel hastanelerde de tedavi olabileceği vaatleri ile yapılmıştı. Ama gelinen aşamada sözde “sosyal güvenceliler” ve yeterli paraları olmayanlar artık devlet hastanelerinde bile tedavi olamayacak.

SSK hastanelerinin bakanlığa devri, GSS ile yeni getirilen sağlık vergileri ve katkı payları, ilaçlardan tasarruf, tedavi haklarından tasarruf, yaşama hakkından tasarruf.... zincirin halkaları uzadıkça uzuyor altında kalacak olan ise işçi ve emekçiler olacak.